SHARP Konferansı ve Suskunlar

Helsinki Üniversitesi’nde Society for the History of Authorship, Reading and Publishing’in düzenlediği 18. Kitap Kültürü konferansından dün döndüm. Gezi gayet keyifliydi, konferans da benim için verimli geçti – hem birçok yeni bakış açısı gördüm, hem de ileride yapabileceğim araştırmalar için fikir topladım. Benim sunumum son gündü, o yüzden akşamları herkes eğlenmeye giderken ben otel odasında notlarımı gözden geçirdim, ama benim panele gelen dinleyiciler sunumumu ilginç bulduklarını söylediler ve birçok yüreklendirici yorumda bulundular.

Helsinki’yi sevdim, kente her anlamda bir “kuzeyli” havası hâkim. Çok temiz ve düzenli, mimarisi sade ve zevkli, binalar açık tonlarda. İnsanlar da canayakın ve misafirperver. Konferans kapsamında üniversitede, belediye binasında ve asiller sarayında resepsiyonlar verildi, her seferinde ev sahibi konumundaki yetkili kişi kapıda durup tek tek herkesin elini sıktı, “Hoşgeldiniz” dedi. Bu yüzden her resepsiyonda kalabalığın salona girmesi en az 15 dakika sürdü!

Resepsiyonlarda bol bol deniz mahsulü yiyip şarap içtik. Helsinki gezimin en sevdiğim kısmı, Kallio bölgesindeki pub turuydu. Yemek yedikten sonra Bıçak Bulvarı adı verilen caddede bir karaoke bara gittik; orta halli Helsinkililerin gidip Fince pop şarkılar söylediği bir yer. Başka bir ülkeye gidince oranın insanlarının çeşitli hallerini görebileceğiniz en iyi yerlerden biri de gece kulüpleri bence. Sonra da başka bir bara gidip ünlü “Molotof kokteyli”nin tadına baktık.

Bir iki kitapçı gezme fırsatım da oldu. Bu fotoğrafı da şehir merkezinde bir kitapçıda çektim: Soldaki Kara Kitap, sağdaki Kar. Helsinki’deki kitapçılarda dünya edebiyatı oldukça iyi temsil ediliyor, hatta İngilizce kitapların satıldığı ayrı raflar var.

Ne zamandır okumakta olduğum Suskunlar’ı da bu sabah trende nihayet bitirdim. Kitabın benim için en belirgin özelliği olay örgüsünün karmaşık olmasıydı. Maalesef bu yüzden hikâyeyi takip etmekte zorlandım ve okur olarak kendimi pasif hissettim; sanki ben bir kenarda oturuyormuşum da kişiler ve olaylar önümden geçiyormuş gibi. Olaylar birbiri ardına hızla gelişse de, örneğin Eflâtun’un kendisini çağıran sesin kaynağını bulmaya çalışırken başına gelenler fazla uzun geldi bana. Bundan sonra özellikle sonuna doğru kitabın, hız iyice yükseliyor.

Romanın temelinde çok derin bir araştırma ve bilgi birikimi yatıyor, dönemim müzik geleneğiyle ilgili çok şey öğrendim. Benim Adım Kırmızı’da olduğu gibi Osmanlı sanatında bireysellik ve üslup konusu işleniyor. Kutsal Kitap anlatılarına göndermeler var. Örneğin kendini “peygamber” ilan etmekle suçlanan Zâhir, şâkirtleriyle birlikte yediği son yemeğinde, aralarından birinin kendisini gammazlayacağını söylüyor. Ardından da kendisi için getirtilen kavun ve rakıyı yanındakilere dağıtıp “Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!” diyor (s. 232). Romanın genelinde böylesi bir ince mizah unsuru hâkim zaten.

Kitaptaki “Şark” tasvirleri oldukça zengin, ama rahatsız edecek derecede “egzotikleştirilmiş” değil. Bir noktada ana karakterlerden biri, bir hayalet avcısının yardımına başvuruyor. Oldukça zevk alarak okuduğum bu kısım, bana Beyaz Kale’de Osmanlı bilim ve teknolojisi konusunun işlenişini hatırlattı.  Ama, öyle, olduğu gibi, başka bir şeyle karşılaştırılmadan anlatıldığı için bana çok daha içten geldi:

“Adam kendisinin, üfürükçü cinci hacı hoca tâifesinden apayrı, fennî bir hayâlet avcısı olduğunu söylemiş ve âlet edevâtını da göstermişti. Bunladan biri, insanın göğüs hizâsına kadar gelen bir üçayak üstüne raptedilmiş bir kutuydu. Öyle ki, bu kutunun derinliği ayarlanabiliyordu. Önünde bir ufacık delik olan kutunun arka tarafına ise, yarı şeffâf bir yağlı kâğıt boydan boya gerilmişti. Aynı tarafta bir de, içine bir kafanın girebileceği ebâtlarda, ışık geçirmez ve siyah bir örtü tutturulmuştu. Dâvut’a bu garip âletin ruhları ve hayâletleri gösterebildiğini anlatmaktaydı. Hattâ inanması için Dâvut’a bu kutudan kahvehanenin ateşçisine doğru bir baktırdı. […] İşte hayâlet bu yağlı kâğıt üzerinde gözükür gözükmez kutunun deliğini tıkamak ve onun böylece hapsolduğu yağlı kâğıdı makasla kesmek ve daha sonra da bu kâğıdı yakmak, onu cehenneme göndermek için yeterliydi” (s. 150-151).

Gördüğünüz gibi Anar, Osmanlıca sözcüklerin şapkalarını hiç ihmal etmiyor. Zaten kitap, Osmanlıcasını geliştirmek isteyenler için birebir! Tabii bu durumda arada birkaç yazım hatası da gözden kaçmış, ama benim okuduğum kitabın ilk baskısı; eminim sonraki baskılarda düzeltilmiştir hatalar.

Genel olarak sevdim Suskunlar’ı, olay örgüsü biraz gevşek kalsa da benim zevkime uygun “tatmin edici” bir çözümü var. Özellikle müzikle ilgilenenlere, ayrıca Orhan Pamuk romanlarını okuyanlara karşılaştırma için tavsiye ederim.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s