İnsan Kitap Okuyarak Sarhoş Olur Mu?

Efkârlandığımda, kızdığımda kendimi bir hikâyeye kaptırıp aklımdakileri unutmak isterim. Genellikle o sıralar okumakta olduğum romana sarılıyorum böyle durumlarda, zihnimdeki düşünce silsilesini uykuya gönderip oradaki olay akışına kendimi tamamen vermek için.  (İngilizcede “escapism” deniyor galiba buna). Hatta ne kadar efkârlı olduğuma bağlı olarak, mümkünse kendimden geçmek isterim, neredeyse sarhoş olmak – birkaç kere, keşke şu okuduğumuz romanlar biraz da çakırkeyif yapsa, diye de içimden geçirmişimdir. Sarhoş eden bir kitap bulursanız haber verin!

Meyhane, balıkçı teknesi gibi mekânlarda geçen, ayrıca büyülü gerçekçi öğeler içeren Abasıyanık hikâyelerinden iyisi var mı? Evet, bu yazımda Alemdağ’da Var Bir Yılan’dan söz etmek istiyorum. Bu kitaptaki hikâyelerin bazılarını başka yerlerde okumuştum. Ama bu sırayla okununca bir bütünlük ve devamlılık hissi veriyor. Mesela Panco, birkaç kere karşımıza çıkıyor yanağındaki çıban yarasıyla. Karakterler, atmosfer, izlenimci etkiler bir hikâyeden öbürüne aktarılınca sanki parçalı bir roman okuyormuşsunuz gibi oluyor.

Ayrıca deniz, balık, balıkçı ve martı da birçok hikâyede konu ediliyor, diğer Abasıyanık hikâyelerinde olduğu gibi. Hatta en hoşuma gidenlerden birinde – İki Kişiye Bir Hikâye – huysuz balıkçı Barba, her denize açıldığında teknesine konan topal martıyı anlatıyor. Sonra bir gün martıyı denizde nişan bellediği yerde ölü bulunca da kahrından ağlıyor. Bir de “Dülger Balığı’nın Ölümü” var, o da çok güzel. Kadınlar mücevher takacağına balık pulu taksınlar, diyerek başlıyor.

Diğer bir sevdiğim hikâye de Dolapdere. Burada Abasıyanık, önce semtin adını nereden aldığını anlatıyor, yöredeki bostanlara su sağlayan dolabı ve onu döndüren beygiri, capcanlı gözlerimizin önüne getiriyor. Sonra da Dolapdere’de hayatın o zamanlar nasıl da renkli, cümbüşlü, ama bir o kadar da zor olduğunu anlatıyor. (Öyle zamanda öyle yerde yaşamak varmış, ne işimiz var mekanik, steril İngiliz şehirlerinde?)

Ama bu kitapta en çok gözlerimin açılmasına neden olan ve bence Abasıyanık’ın tarzını en iyi temsil eden hikâye, kitaba da adını veren Alemdağ’da Var Bir Yılan. (Gerçi özgün adı Alemdağı’nda Var Bir Yılan’mış). Oradan bir pasaj:

“Panço’nun her zamanki kansız ve hiddetli yüzünde çıban yarasına doğu kaymış bir gülümseme gözüküyor. Keklikleri gagasından öpüyor. Tavşanın bıyığını çekiyor. Yılanı bileğine doluyor. Top getirmiş, futbol topu. Ben kaleciyim. Yılan da kaleci. Ötekiler yaprakların üzerine yatmış, güneşin içinde oynuyorlar. Saatlerce oynuyorlar. Yılanla ben top kalemize girerken yana çekilip seyrediyoruz. Mızıkçılık ediyoruz.

Alemdağı güzel, Alemdağı. İstanbul çamur içinde. Taksi şoförleri su birikintilerini inadına insanların üzerine sıçratıyorlar. Kar inadına içimize yağıyor.” (s. 26).

Şu sıralar Masumiyet Müzesi’ni okuyorum, İngilizcesini, ve beğenmiyorum. Bitirince onunla ilgili bir yazı da döşeyeceğim.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s