Parasız Yatılı

Ne zamandır öykü okumuyordum, bu hafta Parasız Yatılı’yı okudum. Şehirlerde hayatın kenarına itilmiş insanları anlatıyor: fakirler, kimsesizler, göçmenler… Çoğu iç parçalıyıcı cinsten hikâyeler, ama öyle duyguya banıp çıkmış ifadeler yok. Birinci tekil şahıstan anlatılsa da, üçüncü tekil şahıstan anlatılsa da, sanki belli bir duygusal tarafsızlıkla anlatılıyor gözlemler.

Hikâyelerin başlangıç ve bitiş noktası dikkatimi çekti: Geleneksel birer serimi ve çözümü yok hiçbirinin. Kahramanlarının herhangi bir gününde, sıradan bir hareketleriyle veya sözleriyle başlıyor, bu insanların hayatlarında bir şeylerin bittiğine veya başladığına işaret eden sahnelerle bitiyor – ama açıktan söylemek yok, biz öyle anlıyoruz. Zaten bence birçoğu kesit öyküsüyle olay öyküsü arasında bir yerde. Kitabın başında daha açık uçluyken hikâyeler sonuna doğru yapıları belirginleşiyor. İlk üç hikâye beşer altışar sayfayken son tarafta 26 ve 47 sayfalık iki hikâye var.

Aralarında en iyimser olanı Batı Trakya göçmeni fakir bir aileyi anlatıyor. Aile babası mezbahada bütün gün kanlar ve soğuk etler arasında çalışıyor – bu yüzden kendi de soğuk bir insan olup çıkmış. Kıt kanaat geçiniyorlar, ama gelinin işlediği güzelim dantelleri kimse almıyor. Çocuklarla sokakta Çingene diye dalga geçiyor mahalle çocukları. Ama kendi geleneklerine göre tertemiz, çiçek gibi düzenli tuttukları evleri, iyi niyetleri ve sabırları sayesinde bir arınma mabedi gibi. Babannelerinin anlattığı, eski memlekete dair tatlı hatıralarla mutlu oluyorlar. Bayramda memleketten bir tanıdıkları geliyor, genç çifte arka çıkmak için kendi yılgınlıklarını unutarak iyimserliklerinden cesaret bulup buluşturuyorlar:

İshak amcanın gelini utançla gülümsüyordu kocası konuşurken. Ninem çabuk çabuk, “Mari İshak değilsiniz artık yalnız,” dedi. “Gelsin, gelin hep buraya sıkıldıkça, olsun bizle bir arada, Naciye’m yapar ona ablalık. Saysın beni de bir anne. Saysın çocukları kardeşi. Olmadı mı daha bir çocuğunuz? Eh daha gençsiniz bre kızanlarım. Daha kurumadı ilikleriniz.”

[…]

Deminki konuşmanın odada bir şeyler değiştirdiği anlaşılıyordu. Ninem, “Bak İshak” dedi, “bu akşam birlikte yemek yiyeceğiz. Onun için gelin çıkarsın yeldirmesini.”

Yengem de, sessizliği yok etme çabasıyla, İshak Amca’nın gelininin soyunmasını üstelemeye başladı. “Yok, olur mu ya?” filan dediler önce. Sonra İshak Amca kara ceketini, gelin de yeldirmesini çıkardı. İçinde, tıpkı yandaki oturan astçavuşun karısının giyimine benzer süslü bir basma vardı. Kollarına, yakasına, kendi kumaşından fırfırlar çevirmişti. Küçücük düğmelerle iliklediği yakası, ince güzel boynunu bir çiçeği çevreler gibi çevreliyordu (s. 94-95).     

Hikâye, ev halkıyla misafirlerinin hep birlikte şarkı söyleyip dans etmesiyle son buldu.  Üst üste denk geldi, Trakya göçmenlerinin hikâyelerini okuyorum. Bir Ses Böler Geceyi’nin kahramanı da Yunanistan göçmeni bir ailenin çocuğuydu, şimdi okuduğum Orhan Kemal’in Murtaza’sı da Yunanistan göçmeni. Murtaza’yi keyifle okuyorum ama, biraz yavaş gidiyor, tekrarlar var. Anladığım kadarıyla önce kısaymış, yazar daha sonra uzatmış. Benim tekrarlı ve yavaş bulduğum yerler aralara serpiştirilmiş herhalde…

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s