Tehlikeli Oyunlar II

Çok yoğun olduğum için Tehlikeli Oyunlar’da hızlı ilerleyemiyorum. (Dörtte birini bitirebildim ancak, eh, tamamı da 474 sayfa). Şimdiye kadar en sevdiğim bölüm, Hikmet’in askerde generalin maymunu için düzenledikleri cenaze törenini anlattığı bölüm. Kitabın gerisinde de ordu kurumuyla ince ince alay ediliyor zaten, ama bu kısmı oldukça açık 🙂

“Generalin maymununun öldüğünü haber verdiler, onu soğuk öldürmüştü, askerî tören yapılacaktı, avluya dizildik uzakta karargâh binalarının bittiği yerde, iki duvarın arasından görünen beyaz düzlükte biraz önce asılan casusu görüyordum, generalin maymununu getirdiler, üzerine kontraplak bir kapak çivilenmiş tahta bir kutunun içine koymuşlardı, hayalimdeki bir kalemin ucunu hayalimin tükürüğüyle ıslatarak kutunun üzerine yazdım: sayın şebek ailesi, balta girmemiş ormanlar, Afrika, ha-ha, ölüye sade bir tören yapacaktık, bir kişinin kaldırabileceği kutuyu dört kişi omuzlarımıza aldık, yürürken ayaklarımız birbirine dolaşıyordu askerce salladığımız kollarımız çarpışıyordu, kutunun küçüklüğü yüzünden öyle sıkışık bir durumdaydık ki uygun adım yürümemiz mümkün olmuyordu, buzda kaymamak için boşta kalan ellerimizle birbirimizin sırtına tutunuyorduk, asılan casusu geçtik sola saptık, peşimizden çantalı bir er geliyordu, onu daha önce hiç görmemiştik, galiba başka bir bölükten getirtmişlerdi, asık suratlı bir gençti, hiç konuşmuyordu, küçük dudaklarını ileri uzatmış ellerini kaputunun cebine sokmuştu, uygun adım yürümüyordu, oysa aramızda uygun adım yürümeye elverişli tek askerdi, asker dur komutunu verdi çavuş tepeye varınca ve kolunun altına sıkıştırdığı küçük kazma ve küçük küreği karın üstüne sapladı, maymun kazması maymun küreği, maymunu bırak komutu verildi, askerde bir yumurtayı oniki kişi kaldırırdı bir maymunu dört kişi yavaşça yere indirdik, buz tutmuş kutunun üzerine yapışmış olan eldivenlerimizi kurtardık, asker kaz komutu verildi, ay ışığı işimizi kolaylaştırıyordu, donmuş toprak işimizi zorlaştırıyordu, düzgün bir çukur açamadık, kutuyu kaldırdım, biraz ötede çantalı askerle konuşan çavuş bize asker dur dedi ve çantalı askere dönerek en ciddi komutunu verdi: asker çal, asker eldivenlerini çıkardı ve bir sünnetçi titizliğiyle çantasını açarak küçük bir trompet çıkardı ve ayağa kalktı ve aya doğru dönerek yani kışlanın biraz ötesindeki dağın eteğinde kurulmuş küçük kasabaya dönerek yani generalin iki katlı evinin bulunduğu tarafa başını çevirerek trompetini uzun uzun çaldı, general ve maymunu çok seven karısı için acıklı bir andı bu, bazı nedenlerle törene gelememişlerdi, dizlerimi toprağa dayadım ve kutuyu yavaşça çukurun içine bıraktım, çukuru biraz kötü kazmıştık, kutu biraz çarpık duruyordu, trompet çalıyordu, generalin karısı ağlıyordu, Tarzanı da çağırsaydık diye düşündüm, dönüşümüz kolay olurdu, yıllarca bekledikten sonra ilk defa o gece sigara içtim, mahfelde çavuş bir kadeh de konyak verdi, çantalı er bize memleket havaları çaldı […] (s. 49-51).


Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s