Istanbul Anıları: 1897-1940

Hagop Mıntzuri‘nin İstanbul Anıları‘nı üniversitede okumuştum. Doğallığı, sade anlatımı hoşuma gitmişti, özellikle de o yıllarda en çok vakit geçirdiğim semtlerden Beşiktaş ve Ortaköy’ü tasvir edişi ilgimi çekmişti. İçinde bir kısmı Sebah ve Joallier’den olmak üzere siyah beyaz İstanbul fotoğrafları da var… Yakınlarla tekrar elime geçti, en sevdiğim bölümleri aktarıyorum:

“Müşteriler Musa Çavuş’un kahvesini çok beğenirlerdi. Bir kere çok telveli ve şekerli pişirirdi. Kahvenin yüzü bir parmak köpük bağlardı. İkincisi, fincanlar çok büyüktü, bizimkilerin beş katı büyüklükte! Her içen iyice kanar “ohh…” çekerdi memnuniyetle. Kahvenin zararlarını bilmeyen bu insanlar, yorgunluklarının gittiğine inanırlar; içtiklerinin faydalı ve rahatlatıcı olduğunu söylerlerdi. O kadar büyük fincanla hem de tatlı kahve on paraydı. Yazın Musa Çavuş sokağı yarısına kadar sular, çoğalan müşteriler, geliş gidişi engellediklerini hiç düşünmeden sokağın öte yanını da sandalyeleriyle doldururlardı” (5-6).

“Bazen içeri girer, (Usta Yorgi’nin damadı Sava’nın) yanına giderdim. Bir masası vardı ki üstünde zeytinyağı, sirke fıçıları ile avluya uzardı. Soğan, un, maydanoz… Her şey bunun üstündeydi. Ciğerleri çok ufak doğrar, unlayıp ateşin üstündeki yanmış yağ bulunan tavaya atardı. Aynı zamanda ıslak unlu elleriyle hiç ayıklamadan otlu çöplü maydanozları, sonra soğanları doğrardı. O kadar hızlı ki, o zamanların elektriğiyle çalışan bir bıçağı daha hızlı kesemezdi herhalde! Soğanın acısı gözlerimi yaşartırdı. Oysa o, arka arkaya doğrardı, gözleri hiç yaşarmadan. Sigarası da hep dudağında olurdu. Bazen, sigarası yana yana uzun bir kül olur; ben hatırlatmasam, ciğerin veya soğanların içine dökülürdü. Ben gülünce “İşine bak. Düşerse düşsün Agop, ne olacak?” Tava da siyah, ciğer de! Kül kirli bir şey mi?” der, sonra kaşığıyla kızaranları, tenekeden küçük tabaklara doldurur; soğan ve maydanozla üstünü örter; yiyenlerin önüne koyardı. Yine aynı masanın üstünde, onlar da yarım kiloluk ekmeklerini çıkartır; soğanların kuru kabukları, un döküntüleri arasında karınlarını doyururlardı” (15-16).

Mıntzuri’nin ekmek fırınında çalışırkenki anılarını, ayrıca Ortaköy’de cumartesileri Musevi cemaatinin sinagoğa gidişini anlattığı bölümleri de iyi hatırlıyorum. Kitap Ermeniceden çevrilmiş, ilerleyen kısımlarda birkaç diyalog Anadolu insanının ağzından değil de sanki dublajlı Amerikan filminden çıkmış gibi, ama genel olarak anlatım doğal ve akıcı, ayrıca metin bugün kullanımda olmayan birçok Osmanlıca sözcük (örn. terim, meslek ve kurum adı) içeriyor. Bu sözcüklerin kaynak metinde halihazırda bulunduğunu tahmin ediyorum  ama çevirmen Silva Kuyumcuyan hem Osmanlıca hem Ermenice olanları tek tek özenle açıklamış dipnotlarda, bence harika.

Istanbul Anıları: 1897-1940, Hagop Mıntzuri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Istanbul Anıları: 1897-1940

  1. Jack Hagop Demirjian dedi ki:

    He was my grand father I remember to this date time spent with him on his lap playing with his things as he was writing. I was about four or so.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s