Tuhaf Bir Kadın

Eveet, yorucu bir günün ardından keyifli bir şeyler yapma zamanı geldi. Şimdi Leylâ Erbil’in Tuhaf Bir Kadın’ını okuyorum, aslında üzerine bir şeyler yazacak kadar çok okumadım ama yine de yazmak istiyorum. İki yıl kadar once İTÜ Maçka Kampüsü’nde Leylâ Erbil’in iki öyküsünden uyarlanmış iki oyun izlemiştim: Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu ve Ayna. Birer kişi asgari dekorla monolog halinde icra etti oyunu. (Tehlikeli Oyunlar’ı da aynı yerde izlemiştim, o da Celal Mordeniz yönetmenliğinde bir Seyyar Sahne yapımı; onu da beğenmiştim). Tiyatroya uyarlanan öyküler hem içerik açısından zengindi kanımca, hem de ne bileyim, gizemli ve çekici bir yanları da vardı – öyle hemen kendini ele veren serim, düğüm, çözümleri yoktu. Oyundan çıkar çıkmaz Beşiktaş’taki İş-Kültür kitapçısından almıştık arkadaşla kitapları. Tuhaf Bir Kadın hem sürükleyici, hem de samimi ve gerçek. Çok da görsel buluyorum bir şekilde, bunu tiyatro oyunu haline getirmek zor olabilir (Seyyar Sahne adetlerine göre üç oyuncunun dört monolog okuması lazım, hmmm…) ama bu da filmi çekilmeye çok uygun bir hikâye bence, bir Zeki Demirkubuz mesela.

60’larda üniversitede okuyan bir genç kızı anlatıyor roman. (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okuyor olabilir, sanki bir yerde Ahmet Hamdi Tanpınar’dan ders aldığını söylüyor, ama Tanpınar 62’de ölmüş.) Kitapta “Kız”, “Baba”, “Ana” ve “Kadın” gibi bölüm başlıklar varı – aynı hikâye farklı bakış açılarından mı anlatılacak ne? Günlük tarzında yazılmış; birbirinden kopuk görünen paragraflar var ilk bölümde, gerisi de öyle devam ediyor. Ama tarih atılmamış – böylesi daha iyi duruyor. Genç kız üniversite ortamındaki arkadaş çevresinde kendisini bir şekilde konumlandırmaya çalışıyor. Bir yandan solcu arkadaşlarına yakınlık duyuyor, ama bir yandan da sevgili/müstakbel koca arayan kız arkadaşlarına boşveremiyor. Bu gerilim bir şekilde çözümlenecek herhalde. Ailesi geleneksel bir aile, ama o biraz da asi ruhunun verdiği bir cesaretle uygun bir aday bulup kızlık zarından kurtulmayı planlıyor! Bir şeyleri aşmak, olgunlaşmak, kendini kanıtlamak derdinde. Bazı duygusal tepkileri bana fazla dramatik geliyor bana ama 60’larda böyleymiştir: hem idealleri olan, hem de duygu dünyası derin bir genç sonuçta.

Önsöz’de bir “Mustafa Suphi Olayı”ndan söz ediliyor – bu da merakımı cezbetti tabii, tarihsel gerçeklikle roman gerçekliği arasındaki geçişlilik bakımından. (Orhan Pamuk’un romanına karakter dizini koymasından daha ilginç geliyor doğrusu.) O nasıl bağlanacak bakalım.

Kitabın baş taraflarından iki tadımlık:samatya

“Bundan böyle dans etmeyeceğim. Çaya da gitmeyeceğim. İnsan dans ediyor, yerine dönüyor. Çoktandır dans pistinden oturduğum yere kadar yürürken çok garip bir şeyler duyuyor, sıkılıyor, pişman oluyordum. Kesinlikle bunun ne demek olduğunu bilemiyorum, ama iğrenç bir şey, pistten, oturulan yere kadar yürümek. Kızlar arsız arsız gülerek yerlerine döndüler hep” (21).

Bu da genç kızın gördüğü bir kâbusun anlatıldığı bölümden bir parça (ve devamı):

“[…] Annem oturağı sürüyor altıma ve ‘Tövbe et, tövbe istiğfar et, günaha girmişsin, söyle ne yaptın, söyle kız mısın?’ diyor. “Kızım anneciğim, hiçbir şey yapmadım,’ diyorum. Bir esinti duyuyorum, yaklaşıyor, yaklaşıyor, bütün kurumları süpürüp götürüyor, çocuklar sevinç çığlığı atıyorlar. Bedri’nin bacağıma yapışmış resmi yok oluyor. […] Küçük küçük her milletin bayrağı var. Çocuklar koşup bayrakları kapışıyorlar. Annem, “Bir tane de sen al bakayım, hangisini alacaksın,’ diyor. Ben uzanıp yanımdakini alıyorum, bakıyorum dümdüz siyah beyaz bir bayrak. Uyanıyorum. Sabahın 5’i, defterime yazıyorum bunları. Böyle düşler gören biri olmamdan utanıyorum. Sultanahmet’e Halûk’u görmeye gideceğim.

* * *

Bugün sinemaya gittik Meral’le birlikte. Gişedeki adamdan bileti alınca, ‘Mersi’ dedim, adam ‘Girsin hepsi,’ dedi” (25).

Buraya koyduğum fotoğrafı Samatya’da çekmiştim, İç Kalpakçı Çıkmazı’nda. Veysel Atayman, Samatya: Dinmeyen Tını kitabında burada “turistik bir yoksulluğun sergilendiğini” söylüyor, (116) evet, haklı. Öte yandan bence bu fotoğrafta çamaşır ipinde kırmızı battaniye asılı olması hem sıcak ve samimi (kitap gibi), hem de kışkırtıcı görünüyor. İkincisi de, cumbalı ahşap evler geçmişi hatırlatıyor, sanki bu evlerden çıkan biri çaya gidebilir gibi görünüyor. Bir de dar bir sokak sanki bu romanın atmosferini iyi yansıtıyor…

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s