İnatçı Bir Bahar: Kürtçe ve Kürtçe Edebiyat

kurtceİnatçı Bir Bahar’ı bu yıl kitap fuarında almıştım. Vecdi Erbay’ın yayıma hazırlığı kitap çeşitli yazarlardan 47 yazıyı bir araya getiriyor, kimi Kürtçeden çevrilmiş Türkçeye. Bu kapsamlı çalışma bir kaynak kitabı olarak rafımdaki yerini aldı, şu sıralar da hepsini (576 s.) okumak gibi bir lükse sahip değilim. Başlığı en çok ilgimi çeken üç makale okudum, onlarla ilgili izlenimlerimi paylaşacağım.

Sondan başlıyorum: Müslüm Yücel’in “Türk Edebiyatının Kürt Edebiyatına Etkisi (Mutlular, Mağdurlar, Mutsuzlar)” yazısı, aralarında en eleştirel ve doyurucu bulduğum. Ayrıca alaycı dili, çarpıcı benzetmeleri ve somutlaştırmaları sayesinde okuması da gayet keyif vericiydi. Burada Yücel, arada söz oyunlarına başvursa da konuyu dağıtmadan ve kavramları birbirine karıştırmadan çözümleyici bir eleştiri sunuyor – kendisi de Kürtçe edebiyat kültürünün bir parçası olduğuna göre, sağlıklı bir özeleştiri olarak nitelendirilebilir.

Kürt romancıları hakkında pek bilgim yok, o yüzden düşüncelerine katılıp katılmayacağımı söyleyemeyeceğim, ama yazıdan edindiğim izlenim samimiyet oldu. (Mehmed Uzun bile okumadım daha, Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık hâlâ duruyor, ama bu kitapta okuduğum iki yazı olay örgüsünü ayrıntılı biçimde anlattı, ayrıca Müslüm Yücel’in bu romanı pek övdüğü de söylenemez).

Yazının başlığını açıklayayım; Yücel, Kürtçe ürün veren romancıları “mutlular” ve “mutsuzlar” olarak ikiye ayırıyor. “Mutlu yazarlar” konu ediliyor bu yazıya; bunlar Türkiye’de “Kürtlerin Kürt olmaktan sabıkalı” (s. 463) olduğu dönemde İsveç’te yaşayan ve nispeten rahat koşullarda hayatını sürdürüp roman yazanlar – örneğin Mahmut Baksî, Mehmed Uzun, Hesenê Metê ve Firat Cewerî. Yücel’e göre bu yazarların romandan anladığı “Kürt tarihinden kesitler sunmak”tır; sol ya da muhalif bir bilinç benimsemek yerine Türk Devleti’nin bilincini yansıtırlar (464). İdeal, “cetvelle çizilmiş” tarih kişilerinden seçerler karakterlerini; bu karakterleri romandan çıkarırsanız “geriye tek bir şey kalır, yazarın adı ve soyadı” (465). Bu mutlu yazarlar için Türkiye’deki savaş bir “dekor”dur ve bu dekordan “edebiyatta değil de günlük siyasette ve ekonomide nasıl nemalanacaklarını” düşünürler (475 – Büyük taşlar atılıyor başlara!) Mutsuz olanlar ise Türkiye’de – ya da Ortadoğu’da – kalanlar; onlar “tatilde Bodrum’a değil, kendi köylerine gider, köyün yaşlılarından sözcük avlar, balık niyetine bu sözcükleri yer” (464 – Daha büyük taşlar!)

Hiciv bir yana, bu yazının benim için yaptığı en yararlı şey, örnek verdiği romanları bir bağlama oturtması oldu – karşılaştırma noktaları Tolstoy, Stendhal, Kundera, Orwell ve Golding gibi Avrupa edebiyatının kanonik isimleri. Ama kimi Kürt romanlarının eksik yanlarını – örneğin romanlar arasında “ruh ve duygu” benzerliğini, olay örgülerinde formüle kaçan tekrarları – gösterirken bir yandan da Kürt romanlarında sıkça karşılaşılan ağalık kurumu üzerine tarihi bir eleştiri sunuyor yazar.

Yücel’in kimi romanlardaki kadın karakterlerin adları, tutumları; (Türk) erkek karakterlerle ilişkileri üzerine eleştirisinden şöyle bir anlam çıkarıyorum: sömüren-sömürülen ilişkisinde olduğu gibi Türk kültürel kimliğine eril bir nitelik verilirken Kürtlüğe dişillik atfediliyor. Buna parallel olarak bir faillik sorunu kendini gösteriyor edebiyat düzlemindeki bu temsillerde, Türkiye’deki iç Şarkiyatçılık’la şekillenen merkez-çevre ilişkileri söz konusu. (Az sonra değineceğim Nuri Fırat’ın yazısında da bu yönde eleştiriler var.) Yalnız büyük ilgiyle okumama rağmen yazının sonuna geldiğimde başlığı biraz yanıltıcı bulduğuma karar verdim – ancak satır aralarında anlatılıyor Türk edebiyatının Kürt edebiyatına etkisi. Ama yine de bu makaleyi edebiyatla ilgilenen herkese tavsiye ederim.

Nuri Fırat, “Kürt Edebiyatı Üzerine Bir Deneme: Politik Edebiyat mı, Politikanın Edebiyatı mı?” başlıklı yazısında edebiyat-siyaset ilişkisini hegemonya kavramı üzerinden ele alıyor ve Gramsci ve Said göndermeleriyle destekliyor argümanlarını. Bu yazı diğer iki yazıya göre daha yöntemli, derli toplu görünüyor; çok akıcı, anlaşılır bir dille yazılmış (ama 11 mısralık Türkçe Mem û Zîn alıntısında çevirmenin adı yok!) Türkiye’de Kürt kimliğinin kültürel (ve siyasi) inkârı karşısında, “varlığın kanıtı” olarak ortaya konan (ve aynı inkâra tabi tutulan) Kürt edebiyatına bir ulus inşası aracı işlevi yüklendiği anlatılıyor. Yani, Kürt toplumlarının içinde yaşadığı toplumsal ve siyasi bağlam, Kürt romancılara bir “misyon” yüklüyor Fırat’a göre; bu yazarların birçoğu da kendilerinden beklenenleri bir ölçüde karşılamak durumunda kalıyor (“propaganda” sözcüğü de metinde birkaç kez geçti.) Biliyorum bu kitabın adı “Kürtçe Edebiyat,” ama ben şahsen bu bağlamda Yaşar Kemal’den söz edilmesini beklerdim – malum, kendisi siyasi konulara açıkça değinmediği için Orhan Pamuk’un Nobel öncesi ünlü imalı laflarına bile hedef olmuştu.

Bu yazıda genel olarak dikkatimi çeken, Kürt romancıların, bazı çağdaş Türk romancılarının dünya edebiyatı içinde kendilerine bir konum yaratmaya çabaladıkları gibi, bir görünürlük sağlama ve hatta meşruiyet kanıtlama aracı olarak siyasete başvurması – yine merkez-çevre ilişkisine döndük.

Mesut Keskin’in “Çevirinin Vücutsal Tecrübesinde Kürtçe’nin Kayıp Zaman Arayışları”nı okurken ise biraz kafam karıştı; halbuki en çok bunun başlığını okuyunca heyecanlanmıştım. Şimdi metinde itiraz ettiğim noktaları paylaşacağım, biraz “cımbızlama” yapmak zorundayım ama bu günlük girişini daha fazla uzatmamak için belirli cümlelere odaklanmak istiyorum.

Burada çeviri olgusu üzerine amatör bir ruhla kaleme alınmış, eklektik alıntılarla desteklenmiş uzun bir girizgâhın ardından çeviri dillerarası ve kültürlerarası bir olgu olarak tanımlanıyor. Bu yazının çok kuramsal, hatta soyut bir üslubu var, ama benim birer bağlama oturtmakta zorlandığım Almanca ve Fransızca ifadelerin de arasında yazının kavramsal haritası silikleşmiş. Ayrıca kuramsal tartışmaların ardından beklediğim amripik veri çözümlemesi de hiç gelmedi.

Aslında Türkçe-Kürtçe arasında çeviri konusu hep ilgimi çekmiştir. Anglo-Amerikan toplumları coğrafi açıdan bize oldukça uzak olduğu (ve bizimle de pek ilgilenmedikleri) halde bu toplumların kültür-sanatına çok açığız, ama hem coğrafi hem de kültürel açıdan iç içe geçmiş olduğumuz bu birikimle iletişimiz çok sınırlı kanallardan gerçekleşiyor. Kürtçeden Türkçeye çeviri hâlâ az yapılıyor – aksi de çok değil, ama Türkiye’deki Kürt okurlar çoğunlukla her iki dile de hâkim oldukları için pek bir şey kaçırmış olmuyorlar. Gerçi Kürtçe dilinin evrimini/gelişimini yavaşlatan sorunlara, (Türkçe dâhil) başka dillerden yapılacak çeviriler bir nebze çözüm sunabilir diye düşünüyorum. Genç Türkiye Cumhuriyeti ve İsrail örneklerinden esinlenilerek girişilecek sistemli bir çeviri hareketi çağdaş Kürtçeye ve Kürt edebiyatına taze kan pompalayabilir.

Şunu söylemeliyim ki, Mesut Keskin’in yazısında kullanılan kavramların ve ortaya atılan fikirlerin bazılarını düpedüz anlamadım. Mesela benim “Öteki” olarak adlandırmaya alıştığım kavram “Başkası” ve “Yabancı” sözcükleriyle karşılanıyor. (Belki Almanca veya Fransızca kökenli terimledir, benimkisi İngilizceden çeviri – Bhabha 1994: 94-120.) Bu ikisi birbirinden net bir biçimde ayrılmadığı gibi Kürt toplumunun organik bağlarla bağlı olduğu Türk, Arap, Fars ve Ermeni kültürleri de yer yer bu “Yabancı” kategorisine dâhil ediliyor. Bir yerde şöyle bir cümleye rastladım: “Eğer modern dünyada Türkçe, Arapça, Farsça ‘dünya dili’ olma yolunda mesafe katetselerdi bunun Kürtlerin yaşamına ve diline katkısı kaçınılmaz olacaktı” (454 – vurgu özgün metinde). Türkçe dilinin Kürtlerin yaşamına katkılarını tartışmayacağım, ama Arapça bugün 27 ülkede resmi dil (İngilizce ve Fransızcadan sonra en yüksek rakam), ve dünyada Arapçayı anadili olarak konuşanların sayısı üç yıl önce 295 milyondu. Bu “dünya dili” sözünde benim kaçırdığım bir kültürel sömürgecilik iması var herhalde…

Yine aklımı karıştıran bir iddia: “En başta Kürtçe ile yabancı diller arasında, bir başka deyişle Kürt kültürü ile dünya kültürleri arasında çeviri kanalları oluşmamıştır, çeviri geleneklerinin bu coğrafyaya henüz uğramadığı, sadece düşük yoğunluklu çatışma ve savaş durumuyla açıklanamaz; zira Avrupa dünya savaşı yıllarında bile, en ağır bedellere ve kayıplara rağmen kendi geleneklerini sürdürebilmiştir” (456 – vurgu özgün metinde). Bu cümledeki birçok kavramı (örn. “yabancı”, “dünya kültürü”, “çeviri gelenekleri bu coğrafyaya uğramamış!”, “düşük yoğunluklu çatışma!”) paragraflarca tartışabilirim, ama sadece buradaki Avrupa-merkezciliğe dikkat çekmek istiyorum.

Bu yazıdaki en olumlu karşıladığım analitik açılım, Kürt kimliğinin “kripto-koloni” (454) olarak nitelendirilmesi. Deleuze ve Guattari’nin (1975) “minör edebiyat” kavramı bu kitapta konu edinilen eserlerle tam örtüşmüyor, biliyorum, (zaten ikisinin de soyadı dizinde yok) ama madem Kürtlerin bir “dünya cemaati kurmaya” (460) ihtiyacı var, bence özellikle bu konudaki tartışmalar  Deleuze ve Guattari’nin çözümlemeleriyle ilişkilendirilebilirdi. Kürtçe “okulsuz en büyük dil” (458) olarak tanıtılıyor. Evet, bir itirazım yok, ama bu bilgi laf arasında verilmektense çeviriyle ilgili bir yazının merkezine oturtulmalıydı bence, çünkü yazar Kürtçeyi anadili düzeyinde konuşan ve eli kalem tutan herkesin çeviri yapabileceğini umarım hayal etmiyordur. Türkiye’de üniversitelerde Kürtçe eğitiminin hâlâ layığıyla verilmeyişi, bu alanda kendini geliştirmiş dil profesyonellerinin alaylı olanlarla sınırlı kalması çeviri alanında benim gözümde en büyük eksikliklerden biri.

Kitapta “Arap Şiiri ve Kültürünün Kürt Şiirinin Üzerindeki Etkisi”, “Kafkas Halkları-Kürt Edebi İlişkileri”, “Dengbêjlik ve Edebiyat” ve “Dil ve Edebiyat Mutfağında Kürt Kadını” gibi ilgimi çeken başka başlıklar var, vakit bulunca onları da okuyacağım.

Bhabha, Homi K. (1994) The Location of Culture, London & New York: Routledge.

Deleuze, Gilles ve Félix Guattari (1986 [1975]) Kafka: Toward a Minor Literature (çev. Dana Polan) Minneapolis: University of Minnesota Press.

Erbay, Vecdi (der.) (2012) İnatçı Bir Bahar: Kürtçe ve Kürtçe Edebiyat, İstanbul: Ayrıntı.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to İnatçı Bir Bahar: Kürtçe ve Kürtçe Edebiyat

  1. ipekp dedi ki:

    Reblogged this on pnaripek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s