Bir İnfazın Portresi

Kocamustafapaşa’daki Çevre Tiyatrosu’nda Semaver Kumpanya’nın bir oyununa gittim dün akşam: Bir İnfazın Portresi. Tiyatro binasını; girişten itibaren gişesini, fuayesini, kafeteryasını… her yerini çok sevimli buldum. Seyrettiğimiz oyun 16. yüzyılda Ceneviz Cumhuriyeti’nde geçiyordu. İnebahtı Savaşı’nın ardından zaferin şerefine bir yağlıboya tablo yaptırılacak, resmi bir kurul bu görevi muhalif bir kadın ressama veriyor. Biraz “deli” olarak bilinen ressam, savaşın tüm vahşetini tuvaline yansıtıyor, devlet başkanıyla amiralin istediği gibi asaleti değil bayağılı resmediyor ve dananın kuyruğu kopuyor. Başkanla amiralin yanında kardinal ve sanat eleştirmeni gibi yetki, nüfuz sahibi karakterler var – birbirlerine giriyorlar bu skandal karşısında. Bir de aşk var tabii olay örgüsünde, yasak aşk… Sonunu söylemeyeyim ama bence konu oldukça verimli biçimde işlenmiş. Az önce saydığım toplum kurumlarına yöneltilmiş eleştiriler var, ama ben bu eleştirinin dozunu oldukça dengeli buldum – yani belden aşağı vurulmuyor; hatta yönetici, din adamı ve eleştirmen çoğunlukla makul tepkiler verip yeri gelince aklı başında laflar ediyorlar. Eleştirmenin sözlerine odaklandım mesela, sanatla ve eleştiriyle ilgili söylediği hiçbir şeye katılmadığımı söyleyemem, ama oyunun sonunda “iyiler”in yanında yer almıyor aslında. Güç odaklarına karşı feminist bir eleştiri damarı da vardı (kadın ressamın “göğüsleri” erkek ressam, kardinal ve devlet başkanı tarafından birkaç kez konu edildi) Evrensel‘de yönetmen Zeynep Su Kasapoğlu’yla yapılan bir röportajda buna da değiniliyor.

Seyirci kitlesi çok geniş olan tiyatro gruplarının sahnelediği oyunları bazen olay örgüsü açısından fazla açık seçik, oyuncuların performansları açısından da fazla teatral bulduğum için son zamanlarda Devlet ve Belediye tiyatrolarından ziyade özel tiyatroların programlarıyla ilgileniyorum (bir şeylerin de benim hayal gücüme bırakılmasını istiyorum). Dün akşam izlediğim oyunu beğendim, her şeyini çok ilginç buldum, ama başroldeki kadın oyuncu bu kadar çok mimik, jest yapmasaydı, bu kadar çok bağırmasaydı keşke diye düşünmeden edemedim. Bütün duygularını gözümüze gözümüze soktu. Kendine çok güvenen, duygularını çok yoğun yaşayan bir ressamdı canlandırdığı karakter, yani sahnede enerji fışkırması yaşaması doğal; ama bu enerji bana hiç olumlu yansımadı, daha çok tedirginlik verdi; parmaklarımla oynamaya, ellerimi sıkmaya başladım.

Oyundan çıktıktan sonra dahiyane sanatçıların gerçekten öyle davranabileceğini konuştuk arkadaşımla. Ayrıca, kendi becerisine, mesleğindeki başarısına güvenen bir insanın bu konudaki hissiyatını dışa vurması dürüst bir tutum – mesela şu sıralar (özellikle Türkiye’deki) üniversite camiasında en itici bulduğum özellik kendisini çalıştığı alanın tanrısı veya tanrıçası olarak gören akademisyenlerin insanlarda olumlu bir izlenim bırakmak için sahte bir alçakgönüllüğe bürünmesi. Evet böylesine özgün ve yaratıcı bir ressama biraz küstah olma hakkı tanınmalı ama tiyatro oyunu, metin yazarının özenle seçtiği hayat kesitlerini birbiri ardına sıralıyor, yani sahnede izlediğimiz aslında doğal bir kompozisyon değil, bu yüzden inandırıcılık da ancak oyunun bütünü gözetilerek sağlanabilir. Hadi uyuduğunu, yemek yediğini, hapşırdığını hiç görmedik de baş kahramanın, bir şeye sıradan bir tepki verdiğini de mi görmeyecektik? Yönetmen mi böyle manik, isterik hayal etti bu karakteri, yoksa oyuncu mu kanaatini kullandı bilmiyorum… Onun sevgilisi rolünü oynayan karakter de aksine çok “alık,” silik biçimde canlandırılmıştı, bir dengesizlik hissettim. Bunun yanında Amiral Suffici (Mustafa Kırantepe), Başkan Urgentio (Serkan Keskin) ve Eleştirmen Rivera (Sezin Bozacı) rolündeki oyuncuların performansını özellikle beğendim.

Image

Sahne ve kostümler çok zekice tasarlanmıştı. Sahne biraz eğimli ve ayrıca alabildiğine derindi, dekor sade ama çok işlevseldi; (ciddi marangozluk gerektiriyor) bunlar ışıkla birleşince dramatik etkiyi artırıyordu. Kostümler de yalındı, herkes beyaz giyiyordu, ama bazı karakterlerin iç organları veya kırmızı kasları “görünüyordu” (hünerli bir tekstil boyamacısının elinden çıkma tasarımlar) ama hangi karakterin ne kadar “ciğerini okuduğumuz” oyunun seyrine göre parallellik göstererek değişti.

Bir de çeviriyi beğendim, bazı diyalogların eğreti durduğunu düşünsem de genel olarak sözcük seçimini çok isabetli buldum. Oyunun içeriğine yakışır biçimde canlı, coşkulu, renkli bir dil kullanılmış Ani ve Yavuz Pekman, yer yer yerlileştirmeler de vardı. Sadece “çünkü”nün “çünki,” “herkes”in “herkez,” (hadi bunlar neyse de) “başkan”ın “başgan” şeklinde telaffuz edilmesine takıldım biraz.

Ve en sinir olduğum… En ön sırada oturan makyajlı, saçları yapık, elleri manikürlü bir seyirci oyun sırasında iPad’ini çıkarıp (İpad’ini!) oyuncuların birkaç fotoğrafını çekti. O yetmedi, oyuncular kendisinin hemen önüne geldiği bir sırada, kolunu uzatsa eliyle değebilecekken bir de cep telefonunu çıkarıp birkaç poz da oradan yakaladı. (Ben oyuncu olsam repliği filan unutup bağırırdım herhalde.) Yani Kocamustafapaşa’da özel tiyatroyu nereden bulur bu seyirciler anlamam, bence haftasonu eğlencesi olarak alışveriş merkezlerinin sinemalarına takılsınlar…

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Bir İnfazın Portresi

  1. Geri bildirim: Samatya | Duygu'nun Kitaplığı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s