Samatya: Dinmeyen Tını

samatya gskdBu kitabı 30. doğum günüm için bir arkadaşım hediye etti. Hatta doğum günümden bir gün önce birlikte Samatya’ya gittik birlikte, gezmeye, bir de Kocamustafapaşa’da bir tiyatro oyunu izlemeye (şimdiye kadar en çok keyif aldığım doğum günü kutlamalarından biriydi – bu da doğum günü pastam). Oraya gitmeden önce kitabı okuyup bitirsem iyiydi ama faranjit için kullandığım ilaç yüzünden elime her kitap alışımda iki satır bile okuyamadan uykuya dalıyordum. O yüzden bitiremedim, şimdi böyle ters iş yapıyorum (gerçi geziden önce her yerini şöyle bir karıştırmıştım, kitapta anlatılan yerleri gezerken de ilgili sayfaları okudum ayak üstü.)

Veysel Atayman kitabın başında birer anlatı türü olarak anı ve gezi yazısından söz ediyor – bu kitap her ikisi de. Kendisi 45 yıldan fazla süre yaşamış Samatya’da, o yüzden ne bir tarihçinin, ne bir gezginin bilebilebileceği ayrıntıları bir araya getiriyor: Tarihle çocukluk anıları, kültürel dokuyla duygular, görüntüler ve sesler birbirine karışıyor. Bazı kısımlarda anlatım daha akıcı olabilirmiş diye düşündüm ama yine de sohbet havasında ilerliyor metin; hem sokaklar arasında hem de tarihte dolaşıyormuşsunuz hissi veriyor. Kurumsal tarih disiplininin çokbilmiş havasından uzak; mahallenin gencini yaşlısını, fakirini zenginini (bunlardan pek yok zaten), farklı kültürlere, dinlere mensup komşularını demokratik bir eklektisizm anlayışıyla, “vah vah”çı bir nostaljiye düşmeden tasvir ediyor yazar. Böylece Sirkeci-Halkalı tren hattının döşenmesi, Kennedy Caddesi’nin açılması, aslen Rumca bir sözcükten gelen “Samatya” Tren İstasyonu’nun adının “devşirilmesi,” buradan SSK hastanesine giden titrek bacaklı hastalar, “kavuklu, ondüle saçlı mezar taşları”, Dördüncü Kumsal’daki “beyaz donlar;” gri, kalın yün paltolarını kollarına geçirmeyi onur kırıcı bulup omuzlarına asan kabadayılar; zeytini cam kavanozdan parmak uçlarıyla alıp gazete kâğıdından külaha saran Bakkal Arap İsmail, “Bu incirin dibine neden işiyorsunuz?” diye sinirlenen metafizik yaratık “peri-kedi,” yaptığı bronz zillere biraz altın, biraz da gümüş karıştırdığına inanılan 17. yüzyıl saray zilcisi Avedis Zilciyan ve mahdumları, İkinci Bahar dizisine mekân olan Ali Haydar Lokantası, şimdilerde “turistik bir yoksulluğun” sergilendiği İç Kalpakçı Çıkmazı, 70’lerde Anadolu’dan gelen Kürt aileler, 6-7 Eylül’de yakılan kiliseler ve Onnik’in elinde fenerle yer göstericiliği yaptığı Cennet Sineması bir bir gözümüzün önünden geçiyor.

Kitabın baş tarafından bir bölüm:

“Ellilerin ortasına kadar kışın ortasında Narlıkapı’da yapılan denizden haç çıkarma törenlerine; ocak mocak, Türk Ermeni demeden katılanlar vardı, hatırlıyorum. Marmara Denizi’ne vakitsiz dalmamıza tek bahane bu değildi elbette. Sıkça denize kaçan o değerli futbol topumuzu dalgalar kapmadan evvel, şubattı, marttı aldırış etmeden denizin elinden kurtarıp tekrar sahil yolunun kenarlarında, canını kurtarmış toprak parçacıklarına dönerdik. Maçları ancak alacakaranlığım çalacağı düdük bitirebilirdi” (28-29).

Sonra Türkiye toplumunu oluşturan farklı kültürel gruplar arasında nahoş bir hiyerarşi oluşmasını “simetrinin bozulması” sözleriyle ifade ediyor Atayman. Belki de bu durumla arasına bir mesafe koymak için seçtiği soyut, steril bir terim… Bir “Türk” kızıyla “kaçıp” sonra “bulunan” Ermeni arkadaşının ilerleyen yıllarda annesiyle birlikte gittikçe içlerine kapanmaları bu bölümde hikâye ediliyor (88-89). Daha sonra 121-123. sayfalarda 6-7 Eylül olayları da anlatılıyor.

Sokaklarda yaşayan ve nihayetinde Kocamustafapaşa otobüs durağının yanında, güvercinlerin mesken tuttuğu yeşil alanda üzerine örtülmüş ince bir kar battaniyesiyle şarabın iflas ettirdiği karaciğeriyle vereme yenik yenik düşen Ceyhun Abi’nin hikâyesi içime dokundu:

“Dört yıl kadar önce, ‘altılıyı’ sondan bir evvelki ayakta kaybetmişti. Büyük para: 61 milyar. Son ayağı ‘tek geçmiş’, imkânsızı gerçekleştirmiş, ama beş at yazdığı 5. ayakta favori sayılacak atı yazmamıştı. Koşu sonrası dışarıya çıkıp göğe bakmış, ‘Ne olursun bir gün tatile çık da beni rahat bırak!’ demişti” (101).

Kitabın son bölümlerini daha çok beğendim – buralarda cümleler daha uzun, anlatı daha yoğun bir kıvama kavuşmuş, aralarda bir kültür sosyoloğuna taş çıkartacak gözlemler, çözümlemeler var.  En sevdiğim bölümler “Babam Anlatmıştı, Orada Bir Cami Olacaktı” (91-93), “25 Metrekare Samatya, Cezayir Dansözü (Casbah)” (93-96) – bunlar nispeten neşeli – sonra “Büyümeden Yaşlanmak” (104-107) ve “Yosmalar, Aile ve İhanet” (107-109) – bunlarsa biraz buruk; toplumsal hayatın kenarına itilmiş figürleri konu ediniyor. “Yeni Samatya” bölümünün (113-115) başındaki Ekmel Denizer alıntısını da keyifle okudum.

Samatya’ya gittiğimiz gün 55-57. sayfalarda anlatılan Surp Kevork Kilisesi/Sulu Manastır’ı ziyaret etmek istediğimizde kapıdaki görevli “ziyaret günü değil” diyerek bizi içeri sokmaya yanaşmadı. Istanbul’da kiliselerin (hele de bu kilisenin) güvenlik endişelerini anlayabiliyorum, ama keyfi bir uygulama olduğu çok belliydi, kilisenin kapısı ardına kadar açık, bizden başka herkes giriyor çıkıyor ve görevli onların içerideki okulda (Sahakyan-Nunyan) okuyan öğrenciler olduğunu söylüyor (cumartesi günü, hem de bir kısmı kazık kadar adamlar). Neyse bir şekilde ikna oldu da arkadaşımla içeri girip oturduk, kitabın ilgili sayfasını açıp okuduk (böyle bir manzara beklemiyordu). Bir rivayete göre eskiden Rumlara ait olan kilise Sultan Deli İbrahim’in gönlünü çelen tombul bir Ermeni güzeli sayesinde Ermeni cemaatine hediye edilmiş. Arkadaşım daha sonra bu kısmı bir daha okuduğunda “Bak, kapıda Deli İbrahim olsaydı bizi ikiletmeden alırdı içeriye” diye espriyi patlattı 😀

samatyaFotoğraf makinemi de yanımda götürmüştüm ve 57. sayfada anlatılan Ağahamamı’nı ararken çekmeye devam ettim. Renkli bir evin fotoğrafını çekerken hemen karşısında küçük bir tek katlı binanın önüne oturmuş iki kişi ne için fotoğraf çektiğimizi sordu. Semti gezdiğimizi söylediğimizde biri “O zaman ben de bir manzara göstereyim size” deyip müştemilatın iki adım ötedeki arka kapısını açtı. Kendimizi hamamın irili ufaklı kubbelerinin arasında bulduk.

Sonra sıcak bir şeyler içmek istedik ama adı “cafe” olan bütün işletmelerin kıraathane olduğunu fark ettik. (Kızlı-erkekli geçlerin oturduğu bir tek mekân vardı, orada da nargile içiliyordu ve benim boğazım henüz tütün dumanını kaldıracak durumda değildi). Biz de Samatya Meydanı’ndaki balıkçılardan birine daldık, meğerse Veysel Atayman’ın kitabın tanıtımını yaptğı restorana denk gelmişiz. Arkadaşım kitabı masanın üstüne koyunca garson Istanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesi kapsamında hazırlanan Samatya kitapçığını bizim kitabın yanına koydu. Bu proje için Fatih’ten Kadıköy’e, Ataköy’den Anadoluhisarı’na 40 semti anlatan 40 kitap hazırlanmış. Şimdi diğerlerini görünce iştahım kabardı, birden çok zevkime hitap ediyor böyle kitaplar: hem okumak, hem gezmek, hem de fotoğraf çekmek …

Samatya’da çektiğim fotoğraflara bakmak isterseniz, buradalar.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Samatya: Dinmeyen Tını

  1. Nusret Atayman dedi ki:

    Levent, Etiler, Bağdat caddesi, Ataköy gibi semtlerde oturup İstanbullu olduğunu
    sananlara

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s