Hem Ağlar Hem Giderim ve Başka Tiyatro Maceraları

Geçen hafta iki oyuna gittim. Birincisi Feriköy’de Anahit Variş-Hermon Variş topluluğunun bir oyunuydu: Ray Cooney’le John Chapman’ın yazdığı Hem Ağlar Hem Giderim. Amatör bir gruptu topluluk ve çok hoş bir tiyatro deneyimi oldu benim için.

Kızları evlenen bir ailede düğün günü son hazırlıklar yapılırken baba kafasını çarpınca önce kimsenin göremediği genç ve güzel bir kadın görmeye başlıyor (gördüğü kadına da aşık oluyor) – sonra giyinip kiliseye gitme vakti geldiğinde başını tekrar çarpıp kendisini başka bir zamanda, başka bir yerde hayal ediyor; aksayan işler yüzünden dünürler iyice sinirlenirken başını bir daha çarpıp bu sefer başka bir karaktere bürünüyor. Yanlış anlaşılmalarla ironi üzerine kurulu bir komedi.

Oyunun adını okur okumaz ilk fark ettiğim şey çevirisiydi, çok beğendim. Hale Kuntay çevirmiş, ama metin yönetmen tarafından bir daha gözden geçirilmiş. Çeviri hem dilsel, hem de kültürel boyutta yerlileştirilmiş – hatta iki kere yerlileştirildiğini söyleyebiliriz, ilk önce çevirmen, sonra da yönetmen (Kevork Türker) tarafından. Mesela oyunun özgün adı “There Goes the Bride”; Türkçe adı cuk oturmuş. Sonra özgün oyunda karakterlerin adları Ursula, Judy, Gerald, Daphne, Timothy, Bill, Polly ve Charles’ken bizim oyun Türkiye Ermeni toplumunda geçtiği için adları Mari, Seta, Nigoğos, Sirarpi, Kevork, Boğos, Cemre ve Kalust olmuş. Mizah unsurları da Türkçeye ve Türkiye Ermeni kültürüne uyarlanmış, “ikizlere takke”den Huysuz Virjin’in “çastara çastara” yengeç dansına kadar… hatta arkadaşımla ben Ermenice bilmediğimiz için bir iki espriyi kaçırdık. Oyunun İngilizce halinde baba kafasını ikinci çarpışında kendisini Londra’daki lüks otel Savoy’da zannederken bizim seyrettiğimizde Kanuni Sultan Süleyman oldu. Etrafındakilere Pargalı, Hürrem Sultan diye hitap etmeye başladı ve hatta sanırım Muhteşem Yüzyıl’a göndermeler yapıldı. Sonra “Emin Güvenirgil” adında ünlü bir assolist olduğunu hayal etti. Değişik kişiliklere bürünürken bu kişilerin üsluplarının birer parodisi niteliğinde farklı üsluplar takınıyor tabii, aile bireylerinin kullandığı dille birlikte renkli bir zenginlik ortaya çıkıyor. Son olarak, özgün oyunda dünürler Avustralya’dan geliyor (burası dünya haritasında İngiltere’ye en uzak Anglo-Sakson ülke olduğu için herhalde) bizim oyunda ise Fransa’dan geliyordu – tarihi-kültürel bağlar düşünülürse daha makul.

Oyunculuk bakımından en çok Kirkor Dinçkayıkçı’yla Anahit Variş’in performansı dikkatimizi çekti – bence Kanuni sahneleri Kirkor Dinçkayıçı’ya çok yakışmış! 🙂

Tek şikayetim programın yeterince ayrıntılı olmamasıydı; yazarların, çevirmenin, yönetmenin ve oyuncuların adları yazıyordu, bir de yakın zamanda eşi Hermon Variş’i kaybetmiş olan Anahit Variş’ten bir teşekkür yazısı vardı. Tabii oyunun içeriğiyle ilgili birkaç cümle (hatta yazarlar, çevirmen ve yönetmenle ilgili kısa birer not), bir de belki karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinden kaynaklanan rolleri (anne, baba, dede, iş ortağı gibi) yazılabilirdi, Ermenice akrabalık adlarıyla özel adları takip edemeyen izleyiciler olabilir. Bu noktada hedef kitlenin kim olduğu sorusu devreye giriyor… Oyunun sahnelendiği salon küçüktü ve biletler gişeden değil, tanıdıklar vasıtasıyla satılıyordu. Hatta oyundan önce ve arada birçok kişinin sohbet ettiğini gördük, tam bir cemaat havası vardı yani, bu yüzden seyircilerin bilgilendirilmesiyle ilgili bazı ayrıntılar gözden kaçmış olabilir.

Bir de karakterlerinin hepsinin adının Ermeniceyken, neden sadece babaya görünen  kadının (Cemre) adının  Türkçe olduğunu merak ediyorum. Cemre bir halüsinasyon, o yüzden bu ad seçilmiş herhalde, ama Ermenicede metafizik çağrışımları bulunan kadın adları yok mudur?

Madem bunlardan bahsettim, kültür-sanat sosyolojisi açısından oyunla ilgili naçizane gözlemlerimi de paylaşayım. Tam bir cemaat havası vardı dedim: En başta oyuncular bir bir sahneye çıktıkça seyirciler kahkaha atıyordu, sanırım oyuncuları tanıyanlardı bunlar; günlük hayattaki hallerini bildikleri insanlar rol icabı komik durumlara düştükçe bizden daha fazla eğleniyorlardı. Hatta oyunun sonunda oyuncular selam verirken birkaç kişi ayağa kalkıp kendilerini sahnedeki arkadaşlarına göstermek için el salladı. Çok hoşuma gitti; izleyicilerin yaş ortalaması da nispeten yüksekti, birçok orta yaşlı ve yaşlı çift vardı – Belediye ve Devlet tiyatrolarında bu kadar emekli amca, teyze görmüyoruz; özel tiyatrolarda da görmüyoruz aslında.

İlginç bulduğum bir diğer nokta da oyunun aslen kilise olan bir kültür merkezinde (Feriköy Sanat ve Kültür Sevenler Derneği) sahnelenmesiydi. Bizim bulunduğumuz salon kilise değildi herhalde, ama avlunun içinde kesinlikle ibadet amaçlı kullanım için inşa edilmiş binalar vardı, karanlıkta tam seçemesem de sanırım bir çan kulesi gördüm – Rumca yazılardan Rum kilisesi olduğunu anlıyorum. İbadet yerlerinde kültür-sanat etkinlikleri düzenlenmesi fikrini çok destekliyorum. İngiltere’de Noel öncesi kilise korolarının konserleri hariç sık sık profesyonel/amatör klasik müzik grupları kiliselerde konserler verirdi, ayrıca resim ve heykel sergileri olurdu. Bu etkinlikler aracılığıyla bu mekanların sadece düzenli ibadet edenler için değil, toplumun her kesimi için, daha doğrusu bir vesileyle oraya gitmeye gönüllü herkes için olduğu mesajı veriliyor. Ayrıca sanatla ibadet de birbirinden çok uzak şeyler değil; birincisi sanat insanı “iyileştirir”, ikincisi de, hangi türde olursa olsun bir sanat eseri seyretmek/dinlemek insanı kendi hayatına dair düşünmeye sevk ediyor, bir tür muhasebe de diyebiliriz. Doğrusu her gün aynısı tekrarlanan ibadet türlerine göre daha sağlıklı geliyor bana.

Camilerde düzenlenebilecek kültür-sanat etkinlikleri sınırlı – az önce saydığım sanat türleri İslam dinince caiz sayılmadığı için zaten camiye uygun değil; bir de camilerin zemini halı olduğu için, erkeklerle kadınlar cami içinde birbirine karışmayı tercih etmediği için, kadınlar ancak başlarını örtüp içeri girebildiği için nasıl olur bilmem. Ama yazları avlularda hat sanatı, ebru ve Ramazan etkinlikliklerinde sergilenen diğer sanat ürünleri sergileri ya da ney dinletileri olabilir.

baska-bir-toprak-rastGittiğim diğer oyun Rast adında Hollandalı bir grubun oyunuydu – Başka Bir Toprak – bir tür tiyatro macerası oldu bu diyebilirim, çünkü oyun Hollandacaydı. Üstyazı vardı tabii, gerçi pek de üstte değil, sahnenin ortasında bir yerde, oyuncuların göğüs hizasındaydı ve oda tiyatrosuna benzeyen küçük sahnede izleyiciler U düzeninde oturduğundan, biz de bu U’nun bir ucuna denk geldiğimizden, sahnenin sol tarafında durması gereken oyuncu hep önümüzü kapattı. Zaten üstyazının yansıtıldığu duvara bakmaktan oyuncuların yüzlerine bakamadım doğru düzgün, önüme bir de oyuncu geçince bir ara yazıyı takip etmekten de vazgeçtim.

Neyse yine de anladım neler olup bittiğini, Hollanda’da bir misafir işçi ailesi babanın ani ölümü üzerine memleketteki köylerine dönmeyi düşünüyor. Hollanda’da doğup büyüyen, annesinin deyimiyle “bisküvi çocuğu” oğulları Kasım ise sadece tatillerde gittiği bir köye taşınmaya hevesli değil. Sonra ailenin geçmişiyle ilgili çok önemli bir bilgi – bir skandal diyebiliriz – gün yüzüne çıkıyor ve anneyle oğul, aile içi ilişkileri sorgulamaya başlıyor, bir ahlak ve vicdan muhasebesine girişiyor. (Oyunun sonlarına doğru ortaya çıkan trajedi ister istemez Alâ el Asvani’nin Yakupyan Apartmanı romanını hatırlattı, bir de memlekete dönmek teması Tahar Ben Jelloun’un A Palace in the Old Village‘inde işlenmişti.)

Başka Bir Toprak‘ta Olay örgüsünü ilginç buldum, Türk karakterleri renkli gözlü Hollandalı oyuncuların canlandırmasını daha da ilginç buldum, ama bu oyun üstyazı sorununun kurbanı oldu bence, takip etmekte zorlandım. Çevirisi de gerçekten kötüydü (“patron” yerine “menajer”, “üvey kardeş” yerine “yarı-kızkardeş” deniyordu, bir yerde “acıyı hazzetmek” ifadesi kullanıldı, bütün ki’ler ve de’ler de tutarlı biçimde yanlış ayrılmıştı); Hollandalı (veya Alman?) olduğunu tahmin ettiğim seyirciler vardı aramızda, ama keşke Hollandaca anlamayan seyircilerin ihtiyaçları daha çok göz önünde bulundurulsaymış. Yine de böyle bir maceraya atıldığıma memnunum.

Önümüzdeki hafta Çehov’un Ayı ve Bir Evlenme Teklifi oyunlarının Kürtçe sahnelenişini izleyeceğim: Hirç Û Xwezgînî. Ama bu sefer hazırlıklı gidiyorum; kütüphaneden Türkçe çevirilerin fotokopisini çektirdim, gitmeden okuyacağım, oyuna da yanımda götüreceğim. Bakalım ne kadar yerlileştirilmiş olacak, ne kadarını anlayacağım…

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s