DumAnkara

dumankaraDumAnkara’yı ancak bitirdim – içinde 21 çizgi-öykü var, uzun süre günde bir tane okudum; hem vaktim çok olmadığı için, hem de kitap hemen bitmesin diye. Özgün, nitelikli, aynı zamanda da keyif veren bir seçki; editör Levent Cantek takdire şayan bir iş çıkarmış. Çizerlerden biri 1990 doğumlu, birkaçı da henüz 20’lerinde (bazılarının ise doğum tarihi yazmıyor); gençlerin böyle incelikli eserler vermelerine sevindim. Bazılarının isimlerinden çıkaramıyorum ama 19 çizerin en az ikisi kadın.

Levent Cantek’in kitabın başına yazdığı sunuş yazısı da başlı başına bir edebiyat metni. Kendisi Ankaralıymış, memleketini; onun için neler ifade ettiğini anlatıyor. Bir noktada şöyle diyor:

“Şehirlere insanmışcasına bir karakter atfedilir. Bu işleri allayıp pullayan erkek aklı olduğundan büyük şehirler ekseriyetle fahişelere benzetilir. Ben mesela İstanbul’u satış mümessillerine, represantlara benzetiyorum, şıkır şıkır giyinen, yabancı dil bilen yuppie bebelere. Saatlerce araba kullanıyor, her an işten atılma korkusu yaşıyor vs.” (8)

Evet Istanbul’la ilgili gözlemlerine katılmadan edemeyeceğim; ama ben Istanbul’u ilaç mümessillerine benzeteceksem, bu benzetme Gayrettepe’yle Maslak arasındaki hat için geçerli olur herhalde. Onun dışında Ortaköy, Karaköy, Moda, Çengelköy, Kuzguncuk gibi sahil semtleri gayet de kendine has bir ruhu olan, renkli yerler. Ben Anadolu yakasında oturduğum için hırslı, duygusuz ve görgüsüz profesyonellerle sık karşılaşmıyorum; hatta çay bahçelerinin, sahafların ve antikacıların bulunduğu bohem sokaklara yakın bir yerde oturduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Fahişe benzetmesi bence şehri “fethetmek” için yola çıkıp hüsrana uğramış ezik insanların işi, ayrıca cinsiyetçi evet. Ama Ankara’nın ne olmadığını anlatırken bu benzetmenin kullanılması da Ankara’nın bir cazibesinin olmadığını kabul etmek oluyor biraz.

Ankara’yla ilgili karışık hisler içindeyim çünkü oraya yaklaşık beş yıl tedavi için gittim.  Hastalığım ciddi sayılmazdı, ama ortaya çıkış şekli bende kötü çağrışımlar uyandırıyordu; hem de ne olursa olsun hastane koridorları sevimsiz yerler. O zamanlar uçak biletleri pahalıydı, otobüsle gidiyorduk; 8 saat. Anadolu’nun her yerinden “büyük şehre” iş halletmeye gelen ve ne yapacağını bilmez hali yüzünden okunan insanlarla otogarda buluşmak insanı “küçük” hissettiriyor. Oraya gitmenin heyecan verici yanları da vardı tabii; en azından annem bu gezilerimizi özel hale getirmeye çalışırdı. Her seferinde Karum’a gider en alt kattaki İtalyan restoranında lazanya yerdik (o zamanlar Antalya’da lazanya yapan yer yoktu). Tunalı Hilmi’de yürür vitrinlere bakardık, Kızılay’da Ankara simidi yerdik, oradaki dershanelerin büyüklüğüne hayret ederdim. Sağa sola taksiyle giderdik, hava karardıktan sonra iki kadın sokaklarda yürür “metropol” havasını teneffüs ederdik; bir keresinde de operaya gitmiştik. Kışın kar görünce çocuk gibi sevinirdim, annem üniversite anılarını, yatakhanede yaptıkları muziplikleri anlatırdı.

DumAnkara’daki hikâyeler birer kısa film gibi. Hem metinler güçlü; hayata dair olgun bir tavırla oluşturulmuş, hem de çizimler estetik açıdan başarılı; ikisi birleşince yoğun bir atmosfer hissi veriyor. Bazı kareler sıradışı bakış açılarıyla çizilmiş; mesela sigara dumanıyla nefes veren adamın burnunun altından 45°lik açıyla resmedilmesi, ayakta duran bir adamın yanında salladığı sol kolunun panelin sağ üst köşesine denk gelecek şekilde yerleştirilmesi gibi. Hem yazılı hem de görsel anlatım açısından “bakış açısı” kavramı üzerinde düşünüldüğü belli. Öykü başlarındaki küçük ilüstrasyonlara bayıldım; hepsinde öyküden bir obje veya bir karakter resmedilmiş, birçoğunun bir köşesine de yaratıcı bir biçimde öykünün adı sıkıştırılmış. Seçkinin en sevdiğim özelliklerinden biri de doğal bir konuşma dilinin kullanılması; devrik cümleler kurup Ankara ağzıyla konuşuyor karakterler. Konuşma balonlarında şöyle replikler var: “Ha deyyom, iki kulak ver İsmail Abine…” (28) “Çene İbraam başladı vırvıra. Kır atın kuyruğu durur, bu durmaz” (31). Şu cümleler esaslı: “Adam vurunca gördüler beni… Duydular, başka baktılar bana. Ekmeği yine ortasından bölüyordum, soğanın cücüğünü çıkarıyordum yine. Ama ürkerek seyrediyorlardı artık. Hoşuma gitmişti” (79). Ankara’ya inecek uzaylıların konu edildiği bir çizgi-öyküde de şöyle deniyor “İkindi namazına inerler… Hepinizi yanağınızdan öpmeden burdan çıkmazlar onu da diyim size” (144).

Belki seçkinin adından da anlaşılacağı gibi çoğu çizgi-öykü karamsar konular işliyor: cinayet, kötü yola düşen kadınlar, fakirlik, toplum tarafından dışlanmış silik tipler… Bir kısmı mezarlıkta bitiyor; Levent Cantek’e göre “İyi hikâyeler mutlaka mezarlıklara uğrarlar!” (12). Ulus Meydanı’ndan üç-beş kere geçiyoruz, çoğunlukla “kenar mahalle” tabir edilen yerlerdeyiz. Olay örgüsü açısından en çok zevkle okuduğum “Nohut” ve “Ömer Ayna.” Sürprizi bozmayayım ama Nohut, “Ankara kedileriyle” ilgili; öykünün sonunda feleğin çemberinden geçmiş bir kedi lafı gediğine koyuyor. “Neşet Coşar” ilginç; “Ankara 1916″nın sonu dokunaklı, “Pantolonlu Kadın” ise tasvir edilen duygular açısından pek iç açıcı değil. Çizimlere gelince, ikisi de Berat Pekmezci’nin kaleminden çıkan “Ankara 1916” ve “Ferdi”yi beğendim. “Mazhar ile Galip”in (Sefa Sofuoğlu) çizimleri de göz zevkime hitap etti; özellikle de haşhaş tarlasındaki kareler. “Nam”ı (Utku Yavaşça) okurken zorlandım, sanki paneller arasında devamlılık yok gibiydi, hem üslup açısından, hem de tasvir; aynı karakteri bir sonraki karede şıp diye bulamadım bazen. “Bu Dünya Yalan Polis Efendi” (Uğur B. Sertçelik) ise bence siyah beyaz basılmaya uygun değil; gölgeler çok yoğun ve tonlamalarda zıtlık yeterince belirgin değil; bu yüzden şekiller seçilmiyor; hepsi suluboyanın gri rengiyle boyanmış gibi görünüyor.

Kitabı bitirdikten sonra Agos Kirk’te Sevag Beşiktaşlıyan’ın DumAnkara’yla ilgili yazdığı tanıtım/eleştiri yazısını da okudum. Çok güzel bir üslupla yazmış Beşiktaşlıyan, sonra da “Angaralı” Raffi (Demircan) Abisi’yle şehirle ilgili yaptıkları sohbetten kesitler sunmuş. Kitapta konu edilen o usturalı bıçkın delikanlılar gerçekten varmış, hatta Rafael Bey de tanıdığı bir tanesinin hazin hikâyesini anlatıyor.

Bir daha Ankara’ya gittiğimde kesinlikle DumAnkara’yı hatırlayacağım. Bir arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak verdim, size de tavsiye ederim kitabı.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to DumAnkara

  1. Geri bildirim: Emanet Şehir | Duygu'nun Kitaplığı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s