İki Dergi Makalesi

Son birkaç yıldır edebiyat dergisi okurken kimi yazıların konusu ilgimi çekse de okumaya başladığımda üslubu yüzünden sonunu getiremiyorum. Türkiye’de gerek edebiyat eleştirisi, gerekse sosyal bilimler konularında makaleler yazan kimi yazarlar, kelime dağarcıklarının ne kadar geniş olduğunu, soyut kavramları nasıl da ustaca kullanabildiklerini, son zamanlarda okumuş kesimin kullanımına girmiş moda sözcükleri nasıl da yakından takip ettiklerini göstermek için benim yapmacık bulduğum bir üsluba yöneliyorlar; hele de cümleler uzunsa ve Osmanlıca/Fransızca sözcüklerle doluysa bütün iştahım kaçıyor. Birikim dergisini okumakta zorlanıyorum, bazen içimden “Allah aşkına yazdıklarını bir kere yüksek sesle okusun şu yazarlar” diyorum. Özellikle dergicilikte günlük dile yakın, yalın ama renkli, söz oyunlu bir dil kullanma modası ne zaman gelecek, dört gözle bekliyorum. Bence gazetelerdeki köşe yazıları genel olarak daha başarılı bu konuda.

Bir dergideki makalelerin farklı kalemlerden çıktığını, her yazarın da mesleki deneyiminin, yöneliminin farklı olduğunu biliyorum. Ama bazı yazıların bilgi açısından sığ, yapı bakımından gevşek, bilgilerin/fikirlerin sunulması açısından da yöntemsiz olmasından şikayetçiyim. Birkaç yıl önce Varlık dergisinde Wikipedia’dan alıntılarla desteklenmiş bir yazı gördüm – bence bir üniversite öğrencisi tarafından yapılmış kötü bir ödeve benziyordu – o zamandan beri Varlık almıyorum. Nihayetinde, saklanmak için basılan bir dergiye yazı yazarken insan biraz özenmeli.

Neyse, sadede geleyim: bugün Kitap-lık dergisinin son iki sayısını aldım. İlginç şiirlerin, berbat bir çevirinin, Leylâ Erbil’le ilgili çok hoş bir fotobiyografinin yanında hem içerik olarak doyucuru, hem de anlatımı bakımından açık, net ve akıcı iki makale vardı. İlki Mesut Varlık’ın “Yaratıcı Yazarlık Endüstrisi İçin bir Türkiye Tarihçesi” (2013: 106-113), ikincisi de Hikmet İlhan’ın “Huzur ve Benim Adım Kırmızı Romanlarında Doğu ile Batı Algısı ve Etkisi” (2013: 139-141) başlıklı yazısı.

İlkinden başlayayım: Mesut Varlık yazısında hem çözümleyici değerlendirmeler yapıyor, hem de metnini ilginç başlıklarla birkaç bölüme ayırıp özentisiz ve akıcı bir dil kullanıyor. Hatta son bölümde edebiyat dergisi çıkarmanın ve edebiyat dergilerine yazı yazmanın Murat Gülsoy ve Semih Gümüş gibi yaratıcı yazarlık alanında adını duyurmuş kişilerin mesleki gelişimine katkısını üç madde halinde sıralamış. Türkiye’de edebiyat metni üretimiyle ilgili gözlemlerinde 1980 Darbesi bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. 1960’lardan sonra birçok yazarın devlet memurluğu yaptığını, 80’den sonra ise Türkiye’nin küresel ekonomik düzene hızla uyum sağlamasıyla birçok yazarın özel sektörden çıktığını söylüyor yazar. Şu saptamayı ilginç buldum:

“1980 Darbesi’nin Türk edebiyatına etkisi bugüne kadar çeşitli mecralarda tartışma ve analiz konusu oldu. Hem edebiyat ürünlerinde hem de edebiyat ortamında bir tür sığlaşmanın oluştuğu yorumları çok yapıldı. Oysa diğer açılardan bakıldığında, bu dönemde polisiye, fantezi, bilimkurgu gibi o zamana kadar nadir eser veren farklı türlerin de edebi platformda dolaşıma yaygın olarak çıktığı görülür” (2013: 108).

Şu da ilginç bir değerlendirme:

“Okumakla politize olmayı eş gören Darbe mantığı, halk ağzında ‘Okuyup da Komünist mi olacaksın?’ söylemini bütün gücüyle yaymayı ve yerleştirmeyi başarmıştı. Bu algıdan sıyrılmak için 2000’li yıllara yaklaşana kadar beklemek gerekti” (2013: 111).

(Bu arada, bu metni yazan Mesut Varlık, bu Mesut Varlık’sa, kendisi 1980 doğumlu). Ben apolitik (ve seküler) okuma etkinliğinin, yani sadece hoşça vakit geçirmek için kitap okumanın artmasını Türkiye’de orta sınıfın büyümesiyle Batılı tüketim kalıplarının yerleşmesine bağlıyorum. Her konuda Batı’yı kendimize kerteriz alıyoruz, kültür tüketimi konusunda da alacaktık tabii ki. Alışveriş merkezlerindeki kitapçılar kaynıyor, hatta bir ara Cevahir’de iki D&R vardı, İnternet’ten kitap siparişi çok revaçta, imza günlerinde kuyruklar sokaklara taşıyor. Tabii her alınan kitap okunmuyor, oturma odasına kurulan IKEA kitaplıkları süslüyor bazıları sadece, ama okumanın da arttığı kesin.

İkinci yazı, bence bir akademisyen bakış açısıyla yazılmış. (Hikmet İlhan’la ilgili de araştırma yaptım ama karşıma çıkan sonuçlardan hangisi kendisi, pek emin değilim.) Ben hem Huzur’u, hem de Benim Adım Kırmızı’yı okudum; ama ikisini sanatta Batı/Doğu karşıtlığı açısından karşılaştırmak hiç aklıma gelmemişti. Şöyle diyor İlhan Huzur için:

“Batı’nın suçlandığı, Doğu musikisinin Batı’dan üstün tutulduğu görülmez .[…] Yani romanda bir tarafı diğerinden  üstün tutmak hedef değildir; burada büyük kısmı unutulmuş ve sonraki nesilde tamamen kaybolmasından korkulan Doğu musikisi için duyulan üzüntü ifade edilmektedir. […] Batı müziğine dair çok fazla bilgiye yer verilmemesine rağmen sadece Batı müziğine yönelmenin, özden uzaklaşmanın acıyla ilişkilendirilebileceği iki sahne vardır romanda: Suat’ın Beethoven’ın keman konçertosunu dinlerken intihar etmesi ve Mümtaz’ın İhsan için doktor ararken yine Beethoven’ın bir bestesini işitmesi” (2013: 140).

İlhan ayrıca Berna Moran’dan alıntı yaparak Huzur romanının bir senfoni gibi dört bölümden oluştuğunu hatırlatıyor; şimdiki zamanın anlatıldığı birinci ve son bölümlerin de aynı bir senfoni gibi temposunun düşük olduğuna işaret ediyor.

Gelelim Benim Adım Kırmızı’ya:

“Bireyin ânını yansıtma çabasında olan Batı’nın portresinde imzanın kullanılmasına dolayısıyla kimliğin ifşa edilmesine karşılık genel bir perspektifi sunan ve bir hikâyesi olan Doğu minyatüründe bunun tevazuya aykırı olduğunun düşünülmesi İslam medeniyetinin ‘ümmet malı’ anlayışına uygun düştüğü gibi, Doğulu nakkaşlar Allah’ın gördüğü gibi nakşederek kendi hayallerindeki imgeleri surete dökmediklerini böylece Allah’a şirk koşmak günahından kurtulduklarını düşünmektedirler” (2013: 140-141).

Hikmet İlhan, Benim Adım’ın Kırmızı’daki metin yapısını da bir sanat türüne benzetiyor; birçok anlatıcı ve birçok bakış açısı olduğu için romanı “küçük küçük öykülerden meydana gelen bir hikâyenin minyatürü” (141) olarak nitelendiriyor.

Bu iki makaleyi büyük keyifle okudum; bence edebiyat dergisi yayın kurulları hatır, gönül işlerini bırakıp gerçekten bilgi ve çözümlemeye dayalı, anlaşılmak için yazılmış makaleler seçsin.

İlhan, Hikmet (2013) “Huzur ve Benim Adım Kırmızı Romanlarında Doğu ile Batı Sanatı Algısı ve Etkisi” Kitap-lık, sayı 169 (Eylül-Ekim 2013) s. 139-141.

Varlık, Mesut (2013) “Yaratıcı Yazarlık Endüstrisi İçin Bir Türkiye Tarihçesi” Kitap-lık, sayı 168 (Temmuz-Ağustos 2013) s. 106-113.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s