Bildiğin Gibi Değil

ImageŞimdi röportaj türünde bir kitap okuyorum, adı Bildiğin Gibi Değil: 90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak. Rojin Canan Akın ve Funda Danışman adında iki gazeteci tarafından hazırlanmış, içinde 19 kişiyle röportaj var. Bu kişiler 70’lerin sonunda doğmuş, sıradan, halktan insanlar; kişisel deneyimlerini, anılarını duygularını anlatıyorlar.

Bence çok değerli bir kitap; arka kapak yazısında “Kürt gençlerinin Batı’daki, büyük şehirlerdeki akranlarına bir iç dökmesi olarak okunmalı” diyor. Bu işlevi fevkalade yerine getiriyor bence, okudukça keşke arkadaşlarım, öğrencilerim de okusa diyorum. Kişilerin sorulara verdiği cevaplar slogansız, sivri köşesiz; kitabı okutan da bu zaten. Aklımdan şu da geçti: Görüşülecek kişileri dikkatli seçmişler, ya da nasıl bir kitap hazırlamak istediklerini iyi anlatmışlar.

Anlatılar meşruiyetini öznelliğinden, samimiyetinden alıyor; bakış açısının ne kadar önemli olduğunu hatırlıyor insan. Kitapta konuşanlar benden sadece birkaç yaş büyük. Onlar geçmişini anlatırken, anılarında 1992’ye, 1996’ya geri dönerken benim hayatım o yıllarda nasıldı, kaygılarım, heyecan duyduğum şeyler nelerdi, gelecekten ne ümit ediyordum diye düşünmeden edemedim. Bazıları haklı kırgınlıklarını, hayal kırıklıklarını ifade ediyor, ama sonunda da olsa öfkelerinin Türk halkına yönelik olmadığını açıklıyorlar. Kendilerinin veya içinde bulundukları ortamlardaki kişilerin milliyetçi tutumlarının da farkındalar. Birçoğu toplumsal barış konusunda umutlu.

Birkaç alıntı:

“Bugün sözde bir devlet hastanesi var burada ama ben oraya götürdüğüm her kalp hastasını kaybettim. Çünkü cihaz yoktu. Hâlâ aynı sorunlar yaşanıyor. İki gün önce tomografi gelmiş bu hastaneye. Bu halk tomografi için altmış kilometre yol alıp gelmek zorunda. Batı’da bütün ilçelerde tomografi var. Bende neden yok?” (68).

“Birisiyle tanıştığımızda, Mardinli olduğumuz duyulduğunda, hemen kaçıyorlardı. Bu yüzden orada yaşananları anlatmak zorunda kalıyorsun. Kendini ifade etme, halkını ve yaşadığın bölgeyi ifade etme çabasına giriyorsun” (71).

“Buralarda öğlen vakitleri insanın içine hüzün düşerdi. Akşamı ve yarını düşünürdün. Yarın sabaha kim kalkar, kim ölür, kim yaralanır diye. Bu yüzden hiç akşam olsun istemezdim. Akşam olunca çatışma oluyordu” (80).

“O dönemde komünist, muhafazakâr, Müslüman gruplaşmaları oldu […] PKK bir tarafta, Hizbullah bir tarafta, Menzil grubu bir tarafta… Bu gruplar çatışmaya başladı. […] Bize soytarı grubu denilirdi, biz hiçbir gruba girmedik, ama içten içe sevdiğimiz ya da kendimizi yakın hissettiğimiz gruplar vardı” (94).

“Bizde su kalmamıştı, zaten üç günde bir su gelirdi, ambargo vardı. Damlarımızın üzerinde depolarımız vardı, ama onlar da her çatışmada delinir ve sularımız akıp giderdi” (120).

Böyle bir kitabın hazırlanıp yayınlanmasına açılım ve barış süreçleri olanak verdi tabii, ama yine de daha birçok kişiye ulaşmalı; kat edilmesi gereken daha çok yol var. Bu kadar değer ve aciliyet atfettiğim bir kitapta kusur bulmaya dilim varmıyor, ama okur olarak birkaç konuda fikrimi belirtme hakkımı kullanıyorum. Keşke 19 değil de 10 röportaj olsaymış ama biraz daha uzun tutulsaymış sohbetler diyorum; sorular sayıca daha çok ve nitelikçe daha ayrıntılı olsaymış. Metinler soru-cevap şeklinde değil, ama hangi paragraf geçişlerinde yeni bir soru sorulduğunu anlayabiliyoruz. Bazı cevaplar kuru biyografiye, kronolojiye dönüyor neredeyse; okullar, (zorunlu) göçler, akrabaların vefatı gibi dönüm noktaları sık tekrarlanıyor. Oysa ben duyguların, düşüncelerin, tutumların irdelendiği derinlikli paragraflardan daha çok okumak istiyorum. Üslup konuşma dilinde olduğu için kaçınılmaz olarak cümleler kısa, sözcük çeşitliliği sınırlı. Ama öte yandan bu yüzden metin akıcı, hızlı okunuyor.

Kitabı okumaya başladığımda Yıldırım Türker’in Sunuş’unu biraz yadırgadım. Sunuş yazısının kitabın içeriğine bir çerçeve çizmesini, kitabın çeşitli bölümlerinin neden okunmaya değer olduğu konusunda ikna edici bir şeyler söylemesini beklerdim. Halbuki Yıldırım Türker oturup kitaba korsan bir bölüm yazmış, kendi Güneydoğu anılarını filan anlatmış; onunki bir üstmetin değil, röportajların yanında var olan bir anı yazısı. Bence bu kitap iyi bir Sunuş yazısını hak ediyor.

Son olarak, kitabın kapağını beğendim. Güneydoğu’yla ilgili beylik imgelere benzemiyor ama metinleri okudukça kapağa anlam yüklüyor insan. Üst üste istiflenmiş yorganlar bir düzene işaret ediyor, ayrıca evcimenliği çağrıştırıyor. Anlatılarda ise basılan evlerden, postallar altında ezilen eşyalardan, boşaltılan köylerden söz ediliyor; maalesef herkesin çocukluk anılarını bu rengarenk saten yorganlar, sıcacık battaniyeler süslemiyor. Şiddetin her türlüsü kanıksamış insanların hikâyelerinde bir özlem nesnesi düzen. Umarım anılarıyla kitaba katkıda bulunan herkes istediği düzene kavuşmuştur.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s