Yedinci Gün II

Yedinci Gün’ü çok sevdim. Suskunlar öyle değildi herhalde, bu romanda postmodern edebiyat araçları da kullanılmış. Sanki kat kat metin; tarih, öcü masalı, destan, mitoloji birbirine geçmiş gibi. Ayrıntı çok, tasvir çok; metin yoğun olduğu için 240 sayfanın sonunda 500 sayfa okumuş gibi hissediyorsunuz.

Tabii yine çok komik bölümler var. Mesela kahramanımız İhsan Sait, bir illüzyon gösterisi sırasında dolaba soktuğu çocuğu eni konu “kaybettiği” için hapse atılıyor; burada da haraç toplayıp mahkûmlara yemek yaptıran, yemeğin yarısını kendi yiyip gerisine artıkları bırakan bir ağa var. “Ancak İhsan Sait gelince bazı şeyler değişir gibi olmuştu: Kendisinden ilk kez haraç isteyince İhsan Sait elini ağanın, memesi vaktiyle bir falçata darbesiyle kesilmiş kulağına götürmüş ve hem ağanın hem de koğuş ahâlisinin şaşkın bakışları önünde buradan bir mecidîye çıkarmıştı. Bununla da kalmamış, koğuşta esip savurarak herkesi aç bırakan ağa ne zaman yatsı namazı kılmaya başlasa, adam her secde ettiğinde İhsan Sait, kulağından para çıkardığı gibi, ağanın kıçından da yumurta çıkarıyor ve bunları koğuştaki mahkûmlara dağıtıyordu” (50-51).

Sonra İhsan Sait bir mühendis, iki teknisyen ve kambur yardımcısı Bevval’in yardımıyla muazzam bir proje üzerinde çalışıyor. Bu arada gaipten bir aşk mektubu alıp zarfın içine bir de fotoğrafını iliştiren bu “hayali” kadına aşık oluyor. Bu sıralar cereyan eden şu sahne yazarın mizah anlayışına iyi bir örnek bence: “[…] Bevval Ayastefanos’tan [Yeşilköy] arabasıyla tandır getirmişti. Yağlı kebabı âfiyetle mideye indirdiler. Yatma vakti gelmişti. Bu arada Bevval, İhsan Sait’e gelip, ‘Efendi, bu gece de istihâreye yatem mi?’ diye sorduğunda hem imânının sağlamlığı hem de göreceği rüyanın çıkacağı konusunda iddiâlı gibiydi. Diğerleri uykuya daldıktan sonra gerçekten de temiz kalbiyle bir abdest aldı. Lâzım gelen duaları okudu ve besmele çekip yatağına uzandı. Sabaha karşı uyandığında doğruca patronunun yanına vardı. Heyecanla ona ‘Efendi! Efendi! Gece rüyamda bi gözel avrat gördüm ki dime gitsin! İyeşil gözlü! Endâmlı. Guccağında da ziyah beyaz bi kedi var idi! Böyle gözel avrat görmedi heç!’ deyince İhsan Sait, Bevval’in suratına bir tokat çarparak zavallıya bağırdı: ‘Sus ırz düşmanı! O senin yengen olur!’ (120).

Bevval’den başka bir karakter daha şiveli konuşuyor. Yansıma sesler de çok romanda; örneğin bir tabur askerin atlarının ayak sesleri “lak-a lak-a lak-a lak-a lak-a” sesleriyle, ona eşlik eden askeri bandonun çeşitli aletleri de “tat tara ta rii tat tara ta rii”, “böm bon bön bum”, “dıs dis tız diz” sesleriyle tarif ediliyor (170).

Metin dışı göndermeler göze çarpıyor. İdris Âmil adında bir karakter var, roman yazmaya özeniyor, edebiyatçı arkadaşları ona kızıp bir edebiyat dergisine onun kaleminden “İtham Ediyorum” başlıklı bir yazı yazıp “İ. Âmil Zola” imzasıyla yayınlatıyorlar (209). Suskunlar’da olduğu gibi İslam teolojisinin yanı sıra İncil’e göndermeler var. Hatta kitaba adını veren son sahnede kahraman altı gün boyunca hikâyesini anlatıyor, yedi kişi de yazıyor. Bunun sonunda yoruluyor kahraman ve yedinci gün dinlenmek istediğini söylüyor. (240) (Metnin sonuna doğru bu kişi kendisini göklerin tanrısı ilan edip bu yedi kişiye de bir “yarı-ilah” olduğunu söylemişti)

Özetle, Bahtin’in “karnaval” ve “karnavalesk” kavramlarıyla incelemek isteyenler çok güzel malzeme bulur bu romanda. Hakikaten karnaval gibi; ortasında duruyorsunuz, ne yöne baksanız başka bir renk tayfıyla karşılaşıyorsunuz. Bir de hikâye zamanı pek çizgisel değil, o yüzden 360° kuşatıldığınızı hissediyorsunuz.

Kitap üç bölüme ayrılmış; birinci ve en uzun olanın başlığı “Baba”, ikincisi “Oğul”, üçüncüsü de “Hayalet” (yine teoloji). Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun Rus askeriyle savaşması tasvir edildiğinden “Oğul” kısmı çok hoşuma gitmedi, ama “Hayalet” bölümü son bölüm olduğu için burada bütün ipuçları birleşiyor, bütün gizemler çözülüyor. Kitabın ortasında bir noktaya bağlanan “Zulkarneyn” göndermesi çok ilginçti, ne olduğunu söylemeyeceğim tabii ama 233. sayfada bir aydınlanma yaşadım, sonraki sayfalarda da sır perdelerini birer birer aralamak çok keyifliydi.

Herkese tavsiye ediyorum kitabı. Ama maalesef Exeter’de bırakmak zorunda kalacağım, buradan götüreceğim çok kitap var 😦 Burada Türkçe okuyan birilerinin eline geçer mi bilmiyorum ama valizimden 300 gram da olsa eksiltmek zorundayım.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s