Kesik / The Cut

imagesBen bu filmi Baba ve Piç’le aynı kategoriye koyuyorum, yani hassas bir konuyu ele alırken ele alış biçimi yer yer hafif kalan sanat eseri. Kesik, 1915 olayları sırasında ailesini kaybeden, kendisi de ölümden dönen Mardinli demirci ustası Nazaret’in kızlarını bulmak için çıktığı zor ve uzun yolculuğu anlatıyor. Nazaret bu yolculuğu sırasında iyiler ve kötülerle karşılaşıyor. Filmin siyasi bağlamında anlatının manevi yükünün büyük kısmını Türk karakter Mehmet’in sırtladığını söyleyebiliriz. (Bu Mehmet’in adı da manidar; kendisi askerin emirlerine itaat etmiyor.) Şöyle diyor Fatih Akın Mehmet için:

Türkleri nasıl göstereceğim, hangi Türkleri göstereceğim, bunu çok düşündüm. Sonuçta Türk’üm. Dedim ki, “Türk Schindler’i” çizmek, bana yanlış gelir. İki, üç, dört, beş, daha fazla Türk olsaydı, birkaç kişi kötü olsaydı, bir tanesi iyi olabilirdi tamam. Soykırım hikâyelerinde de Ermenileri kurtaran Türkler her zaman geçiyor zaten. Bunu Ermeniler de biliyor. […] Ben de dedim ki madem böyle, […] tek bir kişi de olsa, iyilik yapan bir karakter gerekiyor. Ama senaryo Türklerin ağırlıkta olduğu bir senaryo değil. Kürtler, Araplar, Ermeniler var ama fazla Türk yok. […]

Aslında Mehmet benim. Ayakkabılarını veren, beni affet diyen o karakter aslında beni ifade ediyor, benim gibi düşünenleri ifade ediyor.

Şu ayrıntıya değinmek istiyorum: Filmin başında ekranda Osmanlı İmparatorluğu haritası ve arkasından tarihi bilgiler içeren bazı cümleler belirdi. Burada toprakları yavaş yavaş elden gittiği için Osmanlı’nın bir umutla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yanında I. Dünya Savaşı’na girdiği açıklandı. Hemen arkasından da “Tüm azınlıklara bundan böyle düşman gözüyle bakılacaktı” gibilerinden bir cümle geldi. Bunlar arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi göremiyorum ben. Ya da, biraz yoruma açık diyelim…

Filmin ilk yarısındaki sahneler biraz naif geldi bana – yani “anlatmaktan” ziyade “gösteriyormuş” gibime geldi yönetmen. “Göstermek” derken vahşet sahnelerini kastetmiyorum; olay örgüsünün bağlantıları çok açık seçik kurulmuş gibi hissettim. Mesela bir gece şehirdeki Ermenilerin evlerinden alınıp götürüldüğünü anlamamız için jandarmanın kapıyı çalarken “Ermeniler, çıkın dışarı!” diye bağırmasına gerek yoktu; kahramanın Ermeni olduğunu biliyoruz zaten. Sinematografik açıdan ikinci perde bana daha çok hitap etti, (belki Küba’ya hiç gitmediğim için o sahneleri daha büyük ilgiyle izledim) ama orada da konu dağılıyor. Bunun sadece 1915 olaylarına odaklanan bir film olmasını istememiş yönetmen belli, zaten kapanış sahnesinde de kendimizi country müziği dinlerken bulduk. (“Don’t leave me baby” gibilerinden bir şey de duydum sanki nakaratta… Ona ne gerek vardı?) İkinci yarıda arayışın sonlanmasını hızlandıran iki tesadüf var. Böyle kısayollara başvurulmasaymış keşke, zamanın geçtiği bir şekilde ifade edilebilirdi.

Halep’teki sinema sahnesini sevdim; hatta orada iki üç yıl önce izlediğim Alice Herz Sommer röportajını hatırladım. Bir süre Terezin kampında kalan Sommer, müziğin zor koşullarda kendilerine ümit verdiğini, piyano sesi duyulduğu zaman Tanrı’nın varlığını hatırladıklarını söylüyordu. İzlediği film de Nazaret için benzer bir etki bırakmış olabilir diye düşündüm.

Nazaret dinine bağlı biri; baş tarafta Diyarbakır Valiliği’nden gelen görevli, “İslam’ın ışığını seçenlerin özgür bırakılacağını” ilan ettiğinde hemşehrileriyle beraber o da tepki gösterdi. (Osmanlı Ermenileri için dinin, maneviyattan daha fazla şey ifade ettiğini tahmin edebiliyorum). Din konusu birkaç kere gündeme geldi, yaşadığı onca şeyden sonra da Tanrı’ya olan inancını sorguluyor gibiydi; bir küskünlük yaşıyordu.

Dil kullanımı eleştirdiğim noktalardan biri; filme yöneltilen eleştirilerin başında bu geliyor zaten. Sadece Ermenilerin Ermenice konuşmaması değil, maalesef hem Türkçe hem de İngilizce diyaloglar içerik ve telaffuz bakımından eğreti duruyordu. Ayrıca 2014 Türkçesi konuşuyordu Türkçe konuşanlar. En azından bazı yerlerde, mesela Tahar Rahim’in Türkçe konuştuğu sahnelerde, seslendirme kullanılabilirdi.

Nazaret’in ikiz kızlarından Arsine’nin kardeşi için kendisine sunulan bir fırsattan vazgeçmesi, Nazaret’in Türklerin Halep’i terk edişi sırasında ve ayrıca ABD’de demiryolu işçisi olarak çalışırken bir saldırıya tanık olduğunda gösterdiği olgunluk filmle ilgili hatırladığım güzel ayrıntılar. Aslında birçok sahneye filmin ideolojik söylemini oluşturmada bir işlev yüklemek mümkün. Mesela Atilla Dorsay filmin, şiddeti evrensel bir olgu olarak gösterdiğini söylüyor (ABD’de şiddet sahnesinin yanında Ku Klux Klan’a gönderme vardı). Ben de Suriye’deki sahneleri seyrederken IŞİD’in zulmüne direnmeye çalışan bölge halkını düşündüm. Teknik açıdan bazı zayıf yönleri olsa da, senaryosu iyi düşünülmüş bir film.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s