İçimden Kuşlar Göçüyor

2015-04-11 14.24.06İnci Aral’ın bir öğrencimden ödünç aldığım İçimden Kuşlar Göçüyor kitabını okudum. İç kapakta anı-roman yazıyor; ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca emin olamadım. Daha önce hiç İnci Aral okumamıştım, bu yazara karşı biraz haksız bir önyargı beslediğimi fark ettim (aynı önyargıyı Pınar Kür, Ayşe Kulin ve Nermin Bezmen’e karşı da besliyorum). Bazı kısımları bana fazla kişisel, benmerkezci gibi geldiyse de metnin 20 yıl önce yazılmış olmasına verdim bunları – Elif Şafak 2007’de Siyah Süt’ü yayınladığında “ben bunu okumam” diyerek kestirip atmıştım.

Dili çok güzel bir defa; benzetmeler, somutlaştırmalar harika, kitabın adı da bunlara bir örnek. “Küt” sözcüğü iki kere mecazi anlamda kullanılmış mesela, hiç denk gelmemiştim bu kullanımına. Onun dışında anlatılanlar içinde kendimden veya tanıdığım insanlardan parçalar buldum sık sık. Hastalık, menopoz gibi benim henüz yaşamadığım deneyimler karşısında bürünülen ruh halini irdelediği için de benim için bir tür önizleme oldu. Edebiyatın birinci elden tecrübe etmediğimiz şeyleri kıyafet dener gibi deneme fırsatı sunduğunu anlatan bir makale var çok sevdiğim, Gregory Currie adında bir felsefecinin. O geldi aklıma. 

Evet, gelelim alıntılara. Annesiyle babasını küçük yaşta kaybettikten sonra yetiştirme yurdunda geçirdiği gençliğini şöyle anlatıyor: 

“Duyduğum özgüven eksikliğini farklı olduğum inancıyla ödünlemeye çalıştım sanıyorum. Öncelikle kendim için ezik, içe kapalı öksüz-yetim rolünü kabul etmedim. Kendine özgü bir iç dünyası, bağımsızlığı, yetenekleri ve seçme hakkı olan biri olduğumu düşünmeye ve böylece başkalarına da ilgi çekici görünmeye özen gösterdim” (16).

Bu “seçme hakkı” insanın kendine duyduğu saygıyı pekiştirmesi için gerekli tabii, hayatın bize seçenek bırakmadığı durumlar karşısında bir tür “ben zaten inecektim eşekten” mekanizması. Ben de belki (kısmen tek çocuk olmamın sonucu olan) yalnızlığımı ve iletişimsizliğimi “özel” olduğum inancıyla kapatmaya çalışıyor olabilirim. 

Menopozdan sonra kendini “eksik” bir kadın olarak hissetmekten endişeleniyor, ameliyattan sonra bir süre cinsel hayatı renksizleşiyor, kilo almamak için jimnastik yapıyor filan. Çocuk yetiştirme konusundaki eksikliklerinden söz ederken şöyle diyor:

“Genel geçer ölçüler içinde kusursuz olmadım hiç. Kusursuz olmak istemedim. Kendimi hiçbir zaman kusursuz hissetmedim” (75).

Burayı okuyunca geçen gün yeni anne bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı bir söyleşi geldi aklıma. Kendisi de genç bir anne olan Ünyeli bir kadın “vasat olma cesaretini göstermekten” bahsediyordu. O da David Burns diye bir yazarın İyi Hissetmek adında bir kitabında okumuş bu ifadeyi. Vasatlık hangi koşullarda cesaret işi olabilir? Eleştiri kaldıramayacağını düşünen, insanların onayını kaybetmekten büyük endişe duyan insan mükemmellik çizgisinin altına düşmek istemez. Ama hayatının her alanında mükemmel olan insanlar sayıca çok azdır herhalde. Buradan da kendime bir eleştiri payı çıkarıyorum; hiçbir konuda kusursuz olduğumu iddia etmeyeceğim tabii, ama iş konusunda titizim mesela, ya da hayvan hakları konusunda duyarlıyım, hayvanlar üstünde test edilmiş kozmetik ürünleri satın almıyorum. Buna karşılık araba kullanma, yemek pişirme veya giyim-kuşam konularında vasatım.

Ama bu kitabın kahramanı (İnci Aral’a ne kadar benziyor bilemem), keşke çocukları konusunda daha az kusurlu olmaya çalışsaymış diyorum, yazarlık mesleğinde daha az mükemmel olma pahasına da olsa. İlk eşinden olan iki çocuğunu eşiyle kayınvalidesine bırakmış ve güzelliğini dert ettiği kadar dert ediyor gibi görünmüyor çocuklarını. Kitabın sonuna doğru depresyona girip psikoterapiste gidiyor, terapist ona çocuklarını ne zaman ve niçin bıraktığını soruyor, o da cevaplamak istemiyor. Bu psikoterapiste bir daha da gitmiyor, herhalde bu konuda suçluluk duyduğu için. Diğer konularda çok samimi itiraflarda bulunuyor bu karakter, keşke bu konuda da öyle yapsaymış en azından.

Son olarak edebiyat dünyasına bir eleştiri: 

“Yozluk, ahbap çavuş ilişkileri ve iktidar hırsıyla edebiyat dünyasının ganimetlerini ellerinde tutanların köhnemiş yargılarına gereksinmem olmadığını anlamış; onların aldırmazlık kılıflarında körelmiş kılıçlarından çekinmemeyi öğrenmiş; her türlü sınıflama, yok sayma ve pohpohlamanın dışında durmanın en sağlıklı yol olduğuna inanmış durumdayım” (134).

Buradaki “edebiyat dünyası” ifadesini “üniversite camiası”yla değiştirirsek İnci Aral’la derin bir duygudaşlık içine gireceğim. Simgesel güç ekonomisinin işlediği her sektörde vardır bu durum gerçi: maddi gelirin azlığının yüksek manevi kazançla telafi edildiği, kurumsallaşmamış, şeffaf olmayan insan ilişkilerine dayalı sektörler. Üniversite camiasında sanat dünyasına ek olarak bir de hiyerarşi var, neredeyse askeriye gibi – her türlü simgesel şiddet mübah. Türkiye’de bu kadar böyle tabii bu, başka yerlerde daha az. 

Ne zamandır WordPress’e evden giremiyordum, şu aydınlatıcı haberi okuduktan sonra evdeki internet sağlayıcımızın erişimi engelliyor olabileceğini düşündüm. Üniversiteden erişim var, evden yok. Wifi bağlantısını kapatıp cep telefonumun bağlantısından bağlandım – viola! Sevindim bu işe.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s