Foto Muhabiri Ara Güler’in Hayat Hikâyesi

Nezih Tavlaş’ın hazırladığı Foto Muhabiri Ara Güler’in Hayat Hikâyesi’ni okudum. Kitap araştırma türüyle nehir söyleşi arasında, Nezih Tavlaş’ın anlattığı paragrafların arasında Ara Güler’den uzun alıntılar var. Ciddi bir çalışmanın ürünü olduğu belli, Ara Güler de mesleğini çok ciddiye alıyor, ama adamın saklayamadığı bir de mizahı var, okurken sık sık sesli güldüm. Kendi ifadesiyle, “şeytan tüyü” var Ara Güler’de. O kadar emek verdiği mesleğinde böyle saygın bir konumda gelmenin verdiği rahatlık da var tabii.

Varlıklı bir ailede büyümüş Ara Güler, “zengin veletlerinin” okuduğu okullarda okumuş, biraz da ele avuca sığmaz bir delikanlıymış, burnunun dikine gitmiş ve birkaç sanat dalında gönül gezdirdikten sonra fotoğrafçılıkta karar kılmış. Yalnız sanat fotoğrafçılığıyla foto muhabirliğini birbirinden ayırıyor, tabii foto muhabirinin çektiği fotoğrafların da bir estetik yönü olacak, kendisi kompozisyona çok dikkat ediyor mesela, ama “insanın derdini anlatma” kaygısı hep onun için birinci sırada olmuş. Yaşar Kemal’in gazetecilik anlayışına benziyor… Çalıştığı dergiler için çok sanatçı ve siyasetçi röportajlarına gönderilmiş, çoğunu sıkıcı bulmuş. Ama kısmen ailesinden gördüğü ekonomik destek sayesinde, canının istediği her yere de gitmiş, günde 10-15 rulo fotoğraf çekmiş. Gitmediği bir tek Güney Amerika kalmış. Kendisini geliştirme aşamasındayken ailesinin çevresinin geniş olması da ona çok kez fırsat kapıları açmış, bunu da inkar etmiyor.

İstediği fotoğrafları çekebilmek için çok meşakkate göğüs germiş: yalancıktan akıl hastanesine yatıp iğneler yemiş, askeri bölgeye izinsiz girip komutanla tartıştığı için revire kapatılmış, yurtdışında beş parasız kalmış, fotoğrafını çektiği kadınların kocalarından dayak yemiş filan… Ama kesinlikle girişken ve zeki bir insanmış, birçok durumda pratik çözümler bulabilmiş. Bence kendisi için çok uygun bir meslek seçmiş, keşke herkes onun gibi kişilik özelliklerine ve yeteneklerine uygun birer meslek seçebilse. Fotoğrafçı bakış açısında bir tür nesneleştirme doğal olarak var. Büyük keyifle okusam da kitabı, bir tren kazasıyla bir de patlama sonrasında enkaz fotoğrafları çekerken ölen veya ölmekte olan insanlara bakış açısı biraz keyfimi kaçırdı. Bir de artık Ara Güler’in isteğiyle midir, yoksa Nezih Tavlaş’ın tercihi midir bilemiyorum, Türklük, Türk milliyetçiliği, CHP’lilik vb olgular üzerinden sanki bir meşrulaştırma çabası sezdim kimliğini. Cemal Paşa’lar, Ağrı Dağı’nın zirvesinde İstiklal Marşı okumalar filan… yani Ara Güler’in söyleşi sırasında bunlardan söz etmesi olağan dışı değil ama hepsi üst üste gelince biraz fazla oluyor. Tarihi olaylara biraz arka plan bilgisi veriyor Nezih Tavlaş ve buralarda resmi anlatılar ön plana çıkarılmış, biraz da çocuğa anlatır gibi bir üslupla. Arnold Toynbee’yle ilgili olan kısımda (192-193) beni rahatsız etti bu üslup.

Ara Güler’in muzip ve gamsız hallerine örnek teşkil eden şu iki parçayı aktaracağım. Birincisinde Ağrı Dağı yakınlarında Nuh’un Gemisi’ne ait olduğuna inanılan gemi şeklindeki çukuru bulmasını konu ediliyor. Yani oralarda çok arayan olmuş bir iz, bir kalıntı ama Ara Güler tesadüfen yakındaki Tendürek Dağları’nın eteğinde bulmuş bu çukuru. Hıristiyan dini açısından önemli bir gelişmeymiş böyle bir iz bulunması. Galatasaray’daki stüdyosuna biz papaz gelmiş:

“Hıristiyan papazı kapıdan girince haç çıkardı ve önümde hizmetkâr bir eda ile duaya başladı. Bana bir evliyaymışım gibi bakıyordu. Tabii ben sıkıldım ama sonradan açıldı; ‘Nuh’un Gemisi’nin varoluşunu siz ispat ettiniz, bu dine yapılan en mühim hizmettir, insanlık namına size teşekkür ederim.’ Bir müddet sonra geri geri çıkarak odadan ayrıldı. Dedim: ‘Bir bu eksikti’” (138).

Yer yer huysuz ihtiyar psikolojisine bürünüyor:

“O zamanlar uçak korkum yok, ben bir senedir korkuyorum ulan. Helikoptere biniyorum bir şey olmuyorum ama büyük uçağa biniyorum korkuyorum. Bana ters geliyor. Bir uçağın kaç ton olduğunu bilir misin, 300 ton. 300 ton havada gidiyor, bunun içine de ben oturacağım nah otururum. Demir gidiyor 10 bin metre yukarıda ve sen içindesin düşün, yer çekimi var, kim götürüyor motor, ben o motorun içine tüküreyim” (334).

Kitapta tek beğenmediğim özellik; çok redaksiyon hatası var. Metin üzerinde çalışan meslektaşıma saygılarımı, selamlarımı gönderiyorum ama insanın gözünü rahatsız ediyor yahu. Bir de kitap 2009’da başka bir yayınevinden çıkmış önce, sonra YKY’de yeniden baskı yapmışlar, yani ikinci baskı sayılır.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s