Daha & Cehenneme Övgü

20150426_024343Arkadaş tavsiyesi üzerine Hakan Günday’ın Daha romanına başladım. Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinden insan kaçakçılığı yapan bir baba-oğulu anlatıyor kitap. Biz henüz çocuk yaşındaki oğul Gazâ’nın gözünden okuyoruz olayları. Ege sahilinde oturuyorlar; 10, 20, 30 kişilik “kafileleri” evlerinin yanındaki su deposunda (asgari maliyetle, yani kötü koşullarda) bekletip Sahil Güvenlik’le yeterli anlaşma sağlanır sağlanmaz kelle koltukta gemiye bindiriyorlar. Ben 50. sayfaya geldiğimde Akdeniz’de batan göçmen gemilerinin haberi geldi, daha da dokundu kitap. Şöyle diyor Rodos doğumlu Günday:

“Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, […] 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu’da, ayakkabılı olanı Batı’da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk… Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara… Tabii dünyanın geri kalanı da boş durmuyor ve bir an önce doğdukları yerden çıkıp ölecekleri yere koşmaları için onlara her türlü çaresizliği sunuyordu. Çaresizliğin bütün çeşitlerini. Her boy ve ende ve ağırlıkta ve yaşta çaresizlik… Biz de bu toprakların enlem ve boylamlarının gereğini yerine getiriyorduk sadece (22).”

Romanın konusu ilginç tabii, ama üslübu bana hitap etmedi. Cümleler fazla kısa geldi, bir kısmı cümle değil zaten. Orta uzunluktaki cümlelerde de çok sık virgül kullanılmış bana göre. Ve’yle başlayan cümleler dikkati çekiyor sık sık, “direkt” sözcüğünü en az iki kere okudum 160 sayfada… Sanki bir Avrupa dilinde düşünüp Türkçe yazıyormuş gibime geldi yazar. Şu cümleler beni yazarın üslubundan iyice uzaklaştırdı:

“Belki yeterince ödeselerdi, onların da zarar görmeden taşınmalarıyla ilgilenebilirdik” (24).

“Sınırlarına dahil olabilmek adına her şeylerinden vazgeçtikleri o ülkeler hakkında bilgi sahibi olmak için, elime ne geçerse okuyordum (74).”

“İnsanın gözleri kararır, koltuğuna gömülür ve geberene kadar nefret ederdi” (90).

Bir sürü benzetme var romanda, çoğunu sevdim ama bir 50 sayfa arayla aynı “insan pişirmek/yemek” benzetmesi tekrarlandı:

Son Akşam Yemeği… Son! İsa, hayatının son yemeğini o sofrada yediği için değil. O sofrada ana yemek İsa olduğu için” (115).

“’Etiniz nasıl pişsin?’ diye soruluyordu. Ancak tabii o milyarlarca insan da depodakiler gibi farkına varamıyordu. Oysa ‘Nasıl pişsin?’ diye sorulan o et, kendileriydi! ‘Sizi nasıl pişirelim?’ diye ssoruluyordu o insanlara” (159).

40. sayfadan sonra kahramanımız Gazâ bir sosyal deney yapmaya başladı, depoya bir mikro devlet düzeni getirdi; bu deney üzerinden de yazar siyaset felsefesi üzerine düşünmemizi istiyor, ama bu deneyin verilişini fazla açık seçik buldum. Yani işin felsefe kısmı satır aralarında kalsaydı daha hoşuma gidecekti, şu haliyle biraz “kör parmağım gözüne” gibi geldi.

Şurası hoşuma gitti:

“Sonra da Rastin’i, tam olarak asla alamayacağı intikamıyla yalnız bırakıp masamdan kalktım. O intikamı asla alamayacaktı, çünkü ona ‘Git de bizim için hapse gir ya da geber!’ dememişti. Rastin’in atladığı nokta da buydu. Kahramanlara, görevlerini, halk değil, kendileri verirdi. Dolayısıyla kahramanların halktan hesap sorma hakkı yoktu” (157).

Ama işin içine şiddet ve cinsellik girdikçe iyice bayağı bulmaya başladım romanı ve artık daha fazla zevk almadığım için buradan sonrasını okumayacağım. Beni rahatsız eden, bu konuların işlenmesinden çok anlatım şekli sanırım.

Şimdi yine aynı arkadaşımın tavsiyesiyle Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü’sünü okuyorum. Bu metni deneme olarak adlandırabiliriz, ama siyaset felsefesi burada da ön planda, zaten kitabın alt başlığı “Gündelik Hayatta Totalitarizm.” Bazı kısımları biraz indirgemeci ya da fazla pozitivist geliyor ama genellikle ilginç buluyorum. Gündüz Vassaf analitik düşünen, zeki biri. Dün İngiltere’de genel seçimler yapıldı, bizimkine de bir aydan az kaldı. Şurası iç siyasetle ilgili hislerime tercüman:

“Kolektif delilik, devletin ve kurumlarının benimsediği düzen ve değerler sistemidir. […] İyi yurttaş, kolektif deliliğin bir parçası olan yurttaştır. […] Kolektif deliliğin, yıllarca sürmesini sağlayan önemli bir özelliği de, kolektif çabayla değiştirilememesidir. Daha doğrusu, kolektif deliliğe karşı kolektif eylem, daha çok kolektif deliliğe yol açar yalnızca” (56-57).

Bir de bu kitabın çevirisi çok güzel, Zehra Gencosman’la Ömer Madra çevirmiş, yazar da üzerinden geçmiş sanırım.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s