Bin Hüzünlü Haz

IMG_9823Bin Hüzünlü Haz, “yaşadığı romanı arayan yarı deli bir roman kahramanının kayboluşunu” (130) konu ediyor. Arka kapak yazısında yazmıyor bu, son sayfada uzun bir cümlede öylesine bir söz olarak geçiyordu, romanın neyi anlattığını iyi özetliyor diye düşündüm. Çok yoğun bir metindi, neredeyse yumak gibi (Bu arada, bir kitap hakkında yorumlarımı yazarken ister istemez metnin üslubunu taklit ettiğimi fark ediyorum. Bu, çok benzetmeli bir romandı, şimdi bu yumak benzetmesinin ilhamını da metinden buldum sanırım). İlk başta takip etmekte zorlandım, yani olay örgüsünü seçemesem de cümle düzeyinde anladıklarım hoşuma gittiği için devam ettim. Dolambaçlı, uzun, bol benzetmeli cümleler var. Mesela:

“[B]u ilişki bahçıvanını eğiten vahşi bir bahçe gibi kendiliğinden gelişmeli […] diyordum” (22).

“Çoğu kez yüzlerinde, omuzlarında ve bileklerinde, birer hikâye özeti gibi duran bıçak yaraları oluyordu bu tayfaların. Gözlerinde de, bu yaraları açan bıçakların parıltısı…” (26)

“Herkes leblebi yer gibi sinir hapı atıyor ağzına, herkes gazetelerin birinci sayfasında pıhtılaşan kanlara gözucuyla bakıp bakıp susuyor ve herkes adımını ileriye değil de, kendi içine doğru atıyor” (35).

“İşte ben öyleymişim şimdi; elime umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum” (46).

“[Kuşların] seslerinde paha biçilmez Acem halılarının rengârenk motiflerle süslü yumuşaklığı vardı sanki, kanat hışırtılarının arasında herhangi bir sarayın çinili fıskiyelerinden yüzyıllar önce dökülmüş olan suların ahenkli şırıltıları, tüylerinde de, sırmalı kumaşlara dikilmiş dizi dizi incilerin , yakutların, firuzelerin, gümüşlerin ve yeşimden yapılmış kupalarla zümrüt kabzalı hançerlerin sürekli yanıp sönen ışıkları vardı” (70).

“Hatta, renkler perde perde solmaya başlar bu ağırlığın altında” (108).

“Belki bu yüzden, Alaaddin’in kalbi bir süre elindeki bıçakta atmıştır da, bıçak dile gelip birdenbire onun hissettiklerini anlatacakmış gibi zangır zangır titremiştir o sırada…” (119)

45. sayfaya geldiğimde “hah, biraz anlamaya başladım” dedim, sonra ta 123. sayfaya kadar epey bir kayboldum, hatta “Roman nerede başlamıştı, biz şimdi nereye geldik?” dedim, ama metnin okur üzerinde amaçlanan etkisi bu herhalde, diye düşünerek pek tasalanmadım. Bu arada önümden Kırmızı Başlıklı Kız, Ali Baba’nın kırk haramileri, sanırım Şehrazat, Don Kişot ve Gregor Samsa geçti. Bir de sihirli lambası olan Alaaddin. Sonra 123. sayfada, o noktaya kadar kargacık burgacık bir yol izlemekte olan olay örgüsü zekice, muzipçe bir hamleyle kendi üstüne kapandı; küçük, biçimsiz bir daire oluşturdu sanki. Şimdi böyle soyut sözlerle ifade etmeye çalışıyorum kitabın bana hissettirdiklerini, ama serim-düğüm-çözüm sırasıyla aktarılabilecek bir olay örgüsü de yok. Sadece 94. sayfada “Hmmm” dedim, 123. sayfada da yüksek sesle “Aaaa!” dedim, onu bilin yeter, oraya kadar sabredin.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s