Ankara, Mon Amour

10390194326_d50c351105_zAnkara, Mon Amour’u çok sevdim, tadı damağımda kaldı. Adından bir Ankara güzellemesi olduğunu varsaymıştım, ama Ankara’da yaşanan bir aşkı anlatıyor. Yine Anafartalar, Bakanlıklar, Zafer Çarşısı ve Soysal Pasajı, troleybüsler, tiritler var; ama şehir romanda bir karakter olarak karşımıza çıkmıyor. Başlığın Fransızca kısmı da Fransız dili ve kültürü sevgisinden geliyor, Ankara’nın Paris’le karşılaştırılmasından değil.

Daha önce önce hiç Şükran Yiğit kitabı okumamıştım. Kendisi Istanbul’da doğmuş, Ankara’da okumuş, şimdi de Frankfurt’ta yaşıyormuş; belki sıla hasreti böyle bir roman yazdırmıştır kendisine. Anlatımını da çok sevdim, hikâyeyi de… Gerçi bol boşluklu bir hikâye, yani isteseydi yazar bu malzemeyle 300 sayfalık bir roman yazabilirdi; ama okura verilenleri kısa ve öz tutmak istemiş (167 sayfa), boşlukları biz hayal gücümüzle dolduruyoruz. Böylesi çok daha güzel, öbür türlü ellerim bağlanmış da biri bana kaşıkla tatlı yediriyor gibi hissediyorum.

Roman üç farklı karakterin bakış açısından yazılmış: Suna, Emel ve Ömer. Ama aynı dönemi anlatmıyorlar, Suna’yla Emel yaşıt; birinci bölümde Suna ilkokula başlamadan önceki 1969 yazını anlatıyor kendi bakış açısından. İkinci bölümde yıl 1980, Emel ve Suna üniversiteye gidiyor; Emel anlatıyor. İkinci bölümle üçüncünün arasında kaç yıl olduğunu tam hesaplayamadım ama cep telefonları olduğuna göre 1994 sonrası; yani Ömer en az 50 yaşında. Bu üç kişi aynı geçmişi hatırlıyor, kendileri için önemli olan ayrıntılarla. Ayrılıklar ve kavuşmalar var, romanda işlenen konulardan biri masumiyet, biri de mahrumiyet.

Bir çocuğun gözlerinden dünyaya bakma konusunda çok başarılı Şükran Yiğit. Mesela uzun süre hastanede tedavi gören Suna, taburcu olup eve gelince şöyle yapıyor:

“Annemin kucaklamasını alelacele geçiştirip kafamda hızlı bir sıralama yaptım. Önce nohutlar… Gerçekten de bana anlattıkları kadar büyümüşlerdi, hatta annemin en nadide çiçekleri saydığı kauçuk ve devetabanının kenarlarına ektiklerim bile bu sefer yolunmadan öylece bırakılmışlardı. Nezaket Hanım Teyze daha sonra bana, annemin ben hastanedeyken nasıl nohutlarımı sulayıp sulayıp ağladığını anlattığı zaman annemin cezasını bulduğunu düşünmedim, sadece ve sadece onu iki yıl boyunca yolduğu nohutlarım adına affettim. Ama kauçuk ve devetabanına karşı içimde yine de bir sevgi uyanmadı” (15).

Kafama takılan şöyle bir nokta var: Suna’nın kısmı, 20 küsur yıl sonra hatırlanmayacak kadar ayrıntılı, dolayısıyla bunu olay örgüsünün en sonunda geçmişe bakarak yazmış olabileceğini düşünemeyiz. “Yazmak” derken, yani 6 yaşındaki çocuğun 6 yaşındaki anlatımı olduğunu varsayıyorum bu bölümü. Ama “o noktada henüz Adorno okumadığımdan…” gibi laflar ediyor, bu durum biraz kafa karıştırıcı.

Olay örgüsüyle ilgili hoşuma gitmeyen bir nokta ilerleyen sayfalardaki melodram unsuru. 142-143. sayfalar, Suna’nın annesiyle sinemada seyrettiği Türk filmlerini andırmayacak cinstendi. Olay örgüsündeki mihenk taşları aşık olunan kadının destansı güzelliği ve bu aşkın yine destansı imkansızlığı üzerine kurulu; dolayısıyla kısmen anlıyorum bu durumu ama o noktada resmen Filiz Akın filmi seyrediyor gibi hissettim kendimi. Yazar simgeleri çok iyi kullanmış, okura hangi bilgiyi ne zaman vereceğini çok iyi ayarlamış, ama iğneci Kübra karakterinin olay örgüsüne ne kattığını anlamadım. Mektup sahnesinde bir ipucu veriyor sanki Suna ama ben ipucunun nereye bağlandığını göremedim.

Emel’in kısmından bir bölüm:

“Kuğulu Park’ı geçip Kızılay’a doğru yürümeye başladım. Postanenin önünde bekleyen bir sürü insan vardı. İnsan dediysem de ütüsü bozulmuş kumaş pantolonlar, yazlık kısa kollu gömlekler giyinmiş bir erkek kalabalığıydı bu. Galiba bunların çoğu buluştukları diğer erkeklerle notere gidip araba alım-satımı yapıyordu. Dizlerinin hemen üzerinde ya da hemen altında etekler giyinmiş tek tük kadınlar da hasta ziyaretine gidiyorlardı. Şimdiye kadar elinde bir gülle bir kadın bekleyen bir erkeğe rastlamadım burada, onlar galiba Akbaba dergisinin karikatürlerinde donup kalmışlardı. Nursel Hanım’ın ede ede “çevresine karşı bir ilgisizlik” teşhis ettiği ben, hayatta en çok biriyle buluşabilmeyi, böyle şehrin en işlek caddesinde etrafa aldırmadan, gözlerim sadece çıkıp gelecek birinin yoluna çevrilmiş beklemeyi istiyordum, tıpkı o yaz sabahlarında incecik ayaklarına geçirdiği tokyoları, cepli basma elbiseleri ve bütün kalbiyle gelen Suna’yı beklediğim gibi, beklediğimiz gibi” (117-118).

Ankara’ya 90’ların sonu, 2000’lerin başında düzenli gittiğim için benim de gözümün önüne ara boy etekli kadınlar geliyor. Ama genellikle mesai çıkışı uzuuun otobüs kuyruklarında beklerken… O zamanlar Antalya’da öyle otobüs kuyruğu olmazdı, daha doğrusu insanlar grup halinde dolmuş beklerdi ama sıraya girmezlerdi.

Reklamlar
Bu yazı Türkçe içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Ankara, Mon Amour

  1. ibrasancar dedi ki:

    Her ne kadar sevmesem de doğup büyüdüğüm şehir hakkında yazılan her türlü eseri okumak istiyorum. Kaçırdığım güzellikleri farketmemi sağlamaları hoşuma gidiyor. Ya da Ankara’lılara basit gelebilecek yerleri nasıl kutsallaştırdıkları. Heveslendirici bir yazı olmuş teşekkürler 😀

  2. Duygu dedi ki:

    Yazımın sizi heveslendirmesine sevindim, umarım kitabı okuma fırsatınız olur ve beğenirsiniz 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s