Bakiye

Kemal Varol’un 2014’te Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazanan Haw romanını tavsiye etmişti bir arkadaşım, ama kahramanı bir köpek olduğu için okusam mı okumasam mı emin olamadım (okuduğum romanlarda hayvanların başına bir şeyler gelince etkileniyorum çok). Sonra 2016’da KHK’yla açığa alınan yazar-öğretmenlerden biri olarak duymuştum adını Varol’un. Edebiyatla bu düzeyde haşır neşir olup öğretmen olan insanlara saygım çok büyük, bir de Varol’un Kürt olduğunu, ana dilinin Kürtçe olduğunu hesaba katarsak, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğinden uzak durmak için bazılarına göre geçerli bir sebebi var. Eğitim-Sen’e üye olduğu için açığa alınmak ülkemizde son dönemde yaşanan haksızlıklardan biri de, bu kadar kıymetli eserler verip gençlerin hayatına çok can alıcı bir noktadan dokunma potansiyeli olduğu bilinen insanların açığa alınması iyice büyük bir haksızlık gibime geliyor.

Bu şiir seçkisini bir fuarda almıştım sanırım. Sevdim şiirlerini sevmesine de çok yoğun bir anlatımı var yazarın (öyle benim yaptığım gibi çerez yer gibi okunmuyor), biraz da karamsar desek yanlış olmaz herhalde şiirler, şu anki ruh halime çok iyi gelmedi yani. Kitabın içindeki bölümlerin başlıklarını aktardığımda anlayacaksınız: “Yas Yüzükleri”, “Kin Divanı” ve “Temmuzun On Sekizi”.

İlk bölümdeki şiirlerin birçoğu, şairin babasıyla olan ilişkisini konu ediniyor (kronolojik ve mantıksal açıdan önce geldikleri için en baştalar sanırım). “Kin Divanı”nda toplumsal, siyasi konular işleniyor, dini bir iki gönderme (Alevilik’e ait) de gördüm. Temmuzun On Sekizi de şairin sevgilisinden ayrıldığı tarih olabilir, burada aşk şiirleri var.

 

31259019975_9ccebf7807_h

 

“Kin Divanı”yla “Temmuzun On Sekizi” bölümlerinden birer şiir alıntılamak istiyorum. İlk aktaracağım aslında daha uzun bir şiirin parçası, ama kendi başına duruyor bir sayfada:

 

“bir geyiğin gözlerinde kışmış uyandığımda

oysa öğrenmiştim dişlerimi sıkmadan

göklere yakın uyumayı

dizlerim geyikler kadar koşarken tuzağına

hep bir fukara öfkesi belli etti beni

yokluk vadisinde ziyan seferiler

dönüp son kez baktılar bana

dediler: zamana küs

öldürdüğün yılanları gömmek için gelme

ağunu kirpiklerinin hürmetine sakla

çünkü kış kanat germez toprağın imasına

nasılsa herkes ömrünü yer

git sen

kalbin acısını ayakların sızısı alır

kalbin acısını ayakların sızısı alır

gitsen de! (77)

 

“Geyiğin gözlerinde kış” imgesini sevdim burada (Jägermeister logosu geldi nedense gözümün önüne :P). “Fukara öfkesi” bilindik bir kavram, gerçi sadece para pul değil, insanı rahat ettirecek herhangi bir şeyden mahrum olanlar öfkesiyle belli ediyor kendisini. “Ağu”lu “kirpik”li dizeyi anlamadım, ama şiirin en sevdiğim bölümü “kalbin acısını ayakların sızısı alır.” Hayatımın zor dönemlerinde yürümeye veririm ben de kendimi. Hatta Oxford’da otururken bir kere yürüye yürüye bir sonraki yerleşim yeri olan bir köye varmıştım. O zamanlar cep telefonlarının haritası filan yok, elimde basılı harita da yok tabii, ne kadar uzağa gittiğimi fark edince endişelenip geri dönmüştüm hemen.

Aşk şiirine geçiyorum:

 

XXI

 

senden kopan taş kapattı kuyumu

o harlı bahçede

ne yandım, ne söndüm.

 

sınırım oldun

sırrım oldun

gelip bana kurdu çadırını iki dağ:

sen ilmek ilmek eksilirken

ben yunus oldum.

 

kırıldı tenimdeki testi

damlada umman arayan hafız oldum (159).

 

Burada sevdiğim çok dize var: “senden kopan taş kapattı kuyumu”, “gelip bana kurdu çadırını iki dağ” ve “damlada umman arayan hafız oldum.” İlki, sanırım sevgilinin öfkeyle söylediği veya yaptığı bir şeyin, şairin dünya işlerinden elini eteğini kesecek üzülmesine neden olduğunu anlatıyor. İkincisi, şairin içinde bulunduğu ruh halinden bir türlü çıkamadığını, doğa karşısında ne kadar çaresizse hisleri karşısında da o kadar çaresiz olduğunu ifade ediyor herhalde. Üçüncüsü de “meczup oldum” demenin daha mistik bir yolu olsa gerek.

Bir arkadaşımın Aşiq û Maşûq’la ilgili yazdığı makaleyi okudum dün, onu da yanımda getirmiştim, ona başladım şimdi.

 

Reklamlar
Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

20170916_222932.jpg
Bu kitabın ortasında (135.-219. sayfalar) sanki başka bir metin var. Önsözde anlatıldığına göre ilk yayınlandığında metin, roman bütünlüğü taşımadığı yönünde eleştiri almış. Bu eleştirinin daha çok olay örgüsünü ilgilendirdiğini tahmin ediyorum, zira farklı bölümlerde anlatılan hayatlar sadece teğet geçiyor birbirine, ama metnin bu düzeyde parçalı oluşu beni rahatsız etmedi; aksine karnavalesk/cümbüşlü hali hoşuma gitti. Zaten anlatı gelenekleri de değişiyor, şimdilerde öykü seçkisi diye yayınlanıyor böyle metinler, neyse… Ama anlatı açısından bu orta kısım kitabın geri kalanından belirgin şekilde ayrılıyor. Karakterler daha derinlikli, insan ilişkileri daha karmaşık, yazar da bu karmaşıklığın hakkını daha çok veriyor, bilinç akışı yöntemi burada daha ağırlıklı kullanılıyor. Kitabın ilk ve son kısmında metinle kuracağımız ilişki mizahla karışık bir ilişki sanki, yani baştaki ve sondaki karakterleri, onların günlük hayatlarında yapıp ettiklerini komik bulmamız bekleniyor, ama orta kısımdaki Doğan, Olcay ve Ali’ye karşı takınmamız gereken tavır “halden anlamak.” Onların neden bu şekilde davrandığını, neden bu alındıkları şeylere alındıklarını, neden sevindikleri şeylere sevindiklerini biliyoruz.

Mesela Doğan’ın bakış açısından: “Eskiden, bir yığın budala ve sıkıcı insana rağmen yaşamanın ancak yalanla mümkün olabileceğini düşünürdü. Çirkin ve aptal olana karşı ahlak sorumluluğu duyulamayacağını.” (192) Bu orta kısmın tadı damağımda kaldı; sırf Doğan Olcay ve Ali’yi anlatan bir roman olsa bir güzel okurum şimdi.

Tasvir de var burada tabii, Alilerin evinin anlatıldığı kısmı çok sevdim: “Bu eşyaların hepsi, tek tek çirkin, ucuz, bayağı şeyler, diye düşündü Doğan. Ama yine de ev içinin tümünde sıcak, insanı rahat ettiren bir şey var.” (165). “[Ali’nin] çevresine gezdirdiği bakışlarında, eşyaların zevksizliğini bilen, ama buna aldırmayan, hatta bunu benimseyen bir şey vardı.” (166)

Bu kısımla ilgili tek o kadar beğenmediğim şey, toplumsal sınıf konusu çok ön plana çıkmış. Belki de 70’lerin başında sınıf, insan ilişkilerinde daha belirleyici bir rol oynuyordur, veya bu kısımdaki karakterler 20’li yaşlarının başında, yani siyasi toplumsallaşma süreçlerinin ortasında oldukları için hayata toplumsal sınıf çerçevesinden bakmayı daha çok önemsiyorlardır, ya da ne bileyim, herhalde yazar kitabın bölümünde sınıf konusunu işlemeyi uygun görmüş.

216. sayfada anlatılan sahne, bütün kitabın odak noktası, olay örgüsünün zirvesi niteliğinde. Kimsenin kılına zarar gelmemesine rağmen kitabın en son sayfasındaki trajik olaydan daha trajik geldi bana, çünkü Doğan, kendi kişiliği için büyük anlam ifade eden bir şey ortaya koymuştu, çok şeyi kaybetmeyi göze alıyordu Ali’yi kazanmak için. Burada tasvir edilen gerginliği, o “koptu kopacak” halini çok canlı bir şekilde yaşadım.

Kitabın son kısmında Aysel adında bir hayat kadınının Ali’yle ilgili kurduğu hayaller anlatılıyor. Üç paragraf olduğu için şimdi buraya yazmayacağım (kitabı okuyacaklar için sayfa 253) ama çok samimi geldi bana. Aysel “dobra” bir karakter zaten, toplum tarafından ahlaksızca bulunan bir iş yaptığı için bu erdemine sıkı sıkıya tutunuyor. Eminim gerçek hayatta başkasına saçma, çocuksu gelecek hayallerini paylaşmaktan da çekinmezdi. Hayalperestlik de iyimserlik gibi hayatın zorluklarına karşı bir savunma kalkanı görevi görüyor. Kaderciliğim tuttuğunda, bazı insanların hayatları ne kadar zor, ama bir tür telafi olarak onlara da dayanma gücü verecek özellikler vermiş Allah diye düşünüyorum.

Son olarak, şurayı okuyunca gülümsedim:

“Plakçının vitrinindeki plağın üstündeki plağın üstünü okudu: Love Story. Güzel, ilik gibi bir kız, tıfıl bir oğlanla sarmaş dolaş. Bu kız bakire midir? Şu tıfıl oğlanın bozduğu kız, bakireliğini yitirmiş sayılmaz canım…” (21).

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Güvercin Telaşı

Yolun Başı‘nı ilgiyle okudum ama yaşım biraz fazla geldi galiba. Şairin Bavul ve Ot dergilerinde yazdığı bilgisi veriliyor ilk sayfalarda, ondan etkilenmiş olabilirim. Genç bir kitleye hitap ediyor herhalde.

En sevdiğim şiir en sondaki:

 

Güvercin Telaşı

 

yaşadıklarımdan hayal ettiklerimi çıkarttığımda

geriye kocaman bir hayal kırıklığı kaldı

gerçi matematik oldum olası zayıf bende

ama konu bu değil şimdi…

 

hayattan tamamen ümidimi kestiğim anlarda bile

şaşırmaktan alıkoyamıyorum kendimi

yavrusuna yiyecek götürmek için çırpınan serçeye

ya da her bozulduğunda yuvası

dehşetli bir tutkuyla aynı yere

çer çöp taşıyan güvercine

ne var dedim kendi kendime, ne var

ne var da tutunmaya çalışıyorsunuz bu kadar

bu rezil hayata?

çıkamadım tabii işin içinden

ve serçelerle güvercinlere havale ettim

bütün ontolojik kaygılarımı haliyle

 

rakı ya da Kafka ya fa Xanax ya da Perec

hepsinde aradığım şey aynı aslında

usanmadan her defasında bozulan yuvasına

çer çöp taşıyan güvercinin

hevesidir yakalamaya çalıştığım her neyse

benden geçen şeylerin farkındayım elbette

içimden geçenlerle ters orantılı hemen hepsi

gölgesine sığındığım rakı şişesinin görkemi

azalsa da o son lanet duble içildiğinde

gecenin son saatlerinde

içinde serçeler ve güvercinler gezinen

laflar etme arzusu doluyor bir yerlerimde

ağzımı açacak oluyorum

ama dinleyen kimse yok

neyse diyorum sonra, neyse

neyse… (106-107)

8063609911_ec471e1310_k

Şiirin adının Hrant Dink’in “Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği” başlıklı o son köşe yazısına bir gönderme olabileceğini düşündüm ilk başta, ama bu şiir o yazıdan önce mi yazılmış, sonra mı, bilmiyorum. Rakı şişesinin bahsinden sonra da “içinden serçeler ve güvercinler gezinen” dizesi gelince Orhan Veli’nin “rakı şişesinde balık olsam” dizesine göz kırpacak sandım şair, ama oraya bağlanmıyor sanırım.

Türkçe içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“There is nothing so strange, in a strange land, as the stranger who comes to visit it”

Türkiye’deki arkadaşlarıma buranın “ilginç” ve “tuhaf” yanlarını anlatan e-postalar yazdıktan sonra buranın sakinleriyle karşılaşmamı bir de onların bakış açısından düşündüm ve çok sevdiğim Kültürel Farkındalık dersinde çok severek gösterdiğim bir filmin açılış cümlesi geldi aklıma:

Ekran Resmi 2017-08-19 21.24.12.png

(Dennis O’Rourke, 1988). Nasıl çevrilir Türkçeye bu dedim, haftasonu uğraştım. Sağa sola çiziktirdiğim denemelerden sonra çıkarabildiğim en okunaklı çeviri şu:

“Yaban ellerde en çok yabancılanacak, gezmeye gelen yabancıdır.”

Asıl yakalamaya çalıştığım etki, cümlenin girişinde gidenin bakış açısından, cümlenin sonunda ev sahibinin bakış açısına dönüş. “Yaban eller” biraz Halk Edebiyatı dizesi gibi oldu ama başka türlü tekrarlanmıyor üç kere. Çevirisi özgün metinden daha kısa oldu, biraz daha uzun olsaydı belki üç kere tekrarlanması bu kadar göze batmayacaktı. “Yabancılamak” da pek edilgen kullandığımız bir fiil değil, ama onu edilgen yaparak iki şekilde okunmasını sağladım kendimce: bir öznesiz edilgen fiil olarak, bir de cümlenin sonundaki “yabancı”ya bağlanarak.

Çevirinin bir de “garip”li versiyonunu denedim; yani sıfat olan garip, isim olan garip ve garipsemek fiiliyle, ama onda anlam kaydı.

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kuşlar Yasına Gider’den

kuslar yasina giderHasan Ali Toptaş’ın  okura varoluşçu sorular sordurtan, ama bir o kadar da Anadolulu, insanın beş duyusunu harekete geçiren anlatımını iyi örneklediğini düşündüğüm bir parça aktarıyorum:

“Sivrihisar’dan Afyon istikametine dönüp de Aşağıkepen Köyü’ne yaklaştığımda, insanın içini yakıp kavuran bir sesle İnce Halil, ‘İtikadın Tam Tut’ adlı türküyü söylüyordu. O türkünün ‘İnsan dediğin bir tek yapraktır’ dizesiyle başlayan ikinci kıtasına gelmişti ki, yolun solundaki kavaklar hışırdadı birden. Arabanın rüzgârı onları yalayıp geçiyormuş gibi, yol boyunca yürüdü hatta bu hışırtı ve yürürken yerdeki otların çıkardığı ince ıslıkları da içine katarak hızla derinleşti. Sonra, gövdesinde oynaşan yaprak gölgeleriyle birlikte yine o sütkırı at çıktı bu hışırtıların içinden. Çıkar çıkmaz da başını kanırtıp şöyle bir kişnedi ve yine uzayıp kısalan tuhaf bir ağartı hâlinde, peşim sıra var gücüyle koşmaya başladı. Ondan kurtulamayacağımı bildiğim için ben gaz pedalına hiç yüklenmedim bu kez, aynı hızla ilerlemeye devam ettim. Gülçayır’ı, Gömü’yü ve Bayat’ı geçip de çamlarla kaplı küçük tepelerin arasından Köroğlu Beli’ne tırmanmaya başladığımda hâlâ peşimdeydi at, köpükler içinde, doludizgin koşuyordu. Bir yandan da bana bir şey söylemeye çalışırcasına, acı acı kişniyordu koşarken. Şaşılası bir gayretle, boynunu âdeta hızının dışına uzatarak kişniyordu. İşte böyle kişnerken bu at yine kayboldu aniden. Daha önce yaptığım gibi, birkaç defa eğilip aynaların içine baktım ama göremedim onu. Köroğlu Beli’ndeki mola yerinde de durmadım tabii, kafesteki kekliğin on metre ötesinden hızla geçtim gittim” (91).

101-102. sayfalarda kahramanın dayısıyla ilgili anlattıkları da çok tatlı: Dayısının çok sevdiği, iyileşsin diye ta uzaklardan şifalı otlar toplayıp getirip yedirdiği atı ölmüş, o da torununa cep telefonunun zilini at kişnemesi olarak ayarlatmış, herkese gece gündüz kendisini aramalarını söylüyormuş 🙂 Kişneme sesi duyunca “kızı” köşeden dönüverecek gibi oluyormuş.

 

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Öteki Şehir

20170715_161906İlk defa bir öğrencimin çevirisini okudum, ne büyük gurur, mutluluk! Sevda Deniz Karali’nin dersine ilk defa 2011 yılında girmiştim, 2015’te mezun oldu kendisi, şimdi yayımlanmış iki çevirisi var: John Ralston Saul’un Karanlık Güzergâhlar’ı ve Michal Ajvaz’ın Öteki Şehir’i; ikisi de Ayrıntı’dan çıktı. Aslında Karanlık Güzergâhlar’ı alıp okumaya başlamıştım önce, ama kitabın bölümleri farklı ülkelerde geçiyor ve takip etmesi biraz zor, bir de olay örgüsündeki generaller filan pek içimi açmadı, o yüzden Öteki Şehir’e geçtim.

Öteki Şehir bir gün farklı bir alfabeyle yazılmış gizemli bir kitap bulup onunla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalışan bir adamın yolculuğunu anlatıyor. Bu arayış zamanla büyülü gerçekçi bir serüvene dönüşüyor; sanki kahramanımız garip bir rüyadaymış gibi… Arka kapak yazısı metni Borges’inkilere benzetiyor, ben de özellikle rüyayı andıran dolambaçlı olay örgüsünü Murakami’nin romanlarına benzettim. Döngüsel bir yapısı var metnin: kahramanımızın kitabın başında ziyaret ettiği yeraltı tapınağına sonunda tekrar uğruyoruz. Kitabın son sayfalarında bu yolculuğun aslında başka diyarlara göç etmek fikriyle ilgili olduğunu anlıyoruz ve adam en başka ürkütücü bulduğu bir “alamete” binip deyim yerindeyse bir “kıyamete” doğru yol almaya başlıyor. Olay örgüsü Prag’da geçen roman Çekçe yazılmış, çevirmenimiz kitabı İngilizce çevirisinden çevirmiş.

Çeviriyi çok beğendim: İfade doğallığı ve sözcük çeşitliliği açısından akıcı, yüklemlerin zamanları yerli yerinde, çevirmen Türkçenin esnek sözdiziminin sunduğu olanaklardan yararlanıyor, yani mesela uygun yerlerde devrik cümleler çıkıyor karşımıza. Yazarın bakış açısından yazılan anlatı paragraflarıyla karakterlerin ağzından yazılan diyalogların üslubu birbirinden farklı (karakterler konuşma dili konuşuyor, örn. 120-122). Vaaz gibi cümleleri uzun, dili ağdalı bir metni bile ustaca çevirmiş genç meslektaşım (23-27). Türkçeye özgü kalıp söz ve ifadeleri ayarında kullanmış: “leyla gibi,” “çarpık çurpuk”, “gidesim yoktu”, “okuyup geçiverir” vb… birkaç da “falan” dikkatimi çekti.

Romanların en önemli bölümü ilk sayfası; aksi gibi genellikle çevirmenler metne henüz “ısınamadıkları” için ilk sayfaların çevirisi biraz takır tukur oluyor, ancak tüm kitabı bitirdikten sonra çevirmen en başa dönüp ilk bölümü düzeltmeyi akıl ederse okuru metne bağlayan o çarpıcı etki sağlanabiliyor. (Bu konuda editöre de sorumluluk düşüyor tabii.) İlk paragraf hem içerik hem de dil (anlatı/çeviri) açısından gayet çekiciydi:

“Karlova Sokağı’ndaki antika kitapçıda sıra sıra kitapların önünde bir aşağı bir yukarı yürüyor, arada bir dükkânın camından dışarı bakıyordum. Şiddetli kar yağışı başlamıştı. Elimde bir kitap, Aziz Savior Kilisesi’nin duvarının önünde dönüp duran kar tanelerini izledim bir süre. Kitabıma döndüm; kokusunu içime çekiyor, bakışlarımın sayfalar arasında koşturmasına izin veriyor, cümlelerin sırf bağlamından koparıldığı için daha gizemli gelen parçalarını okuyordum. Acelem yoktu; eski kitap kokan, sıcak, sessiz ve sayfalar her çevrildiğinde sanki kitaplar uykularında iç geçiriyormuş gibi hışırtılar duyulan bir odada olmaktan mutluydum” (7).

Kahramanın rüyamsı, gizemli yolculuğuna uygun olarak bir sürü benzetmeler, şiirsel deyişler kullanmış yazar; çevirmen de bunları gayet şiirsel bir biçimde aktarmış. En sevdiklerim:

“Karşımda duran boş sandalyenin ucuna, sanki ipleri erken bırakılmış bir kukla gibi oturdu; etrafını kolaçan etmeye devam ederek masanın üzerinden bana doğru eğildi ve yalvarırcasına bir tonla fısıldadı” (32).

“Yeşil likörlerle dolu bardaklar karanlık köşelerde kayıp mücevherler gibi parlıyordu” (38).

“[B]u kartpostalın üzerinde, parklarda yeni bir ilahın doğuşuyla ilgili bildiri yazma girişimlerini hiç de talihsiz olmayan bir şekilde sona erdiren, pudinglerin o soğuk umursamazlığıyla ilgili haberler yazılıdır” (48).

“Kafelerde ve barlarda en sevdiğim yere oturdum: Soğuk bir manzaraya açılan pencerenin yanında duran, karşımdaki boş sandalyenin bana sessiz ama anlayışlı bir hayvan gibi baktığı küçük bir masaya” (65).

“Kitapların arasından büyüyen bazı dallarda ağır, lezzetsiz meyveler olgunlaşıyordu” (152).

Alıntılamak için biraz uzun ama bir de yazarın 81. ve 124.-125 sayfalarda tasvir ettiklerini sevdim; 124.-125. sayfada anlatılan eklüz hikâyesi bilinçaltına iniş alegorisi gibi sanki.

Çevirmen kararları açısından çeşitli zorluklar içeren bir metin bu. Örneğin bir noktada şahıs zamiri kullanımı konusunda bir tercih yapmak gerekiyor, zira kaynak metinde olmayan sen/siz ayrımını çevirmen kendi metninde yapmış (71). Bir de gitmek/göçmek temasının işlendiği son bölümde “ev” sözcüğü en az beş, altı kere tekrar ediliyor; sanırım İngilizcesi “home.” Bence burada kastedilen şey bina olan ev değil, insana aidiyet duygusu veren yer anlamında “memleket.” Farkındayım; “home” sözcüğünün geçtiği her yere “memleket” yapıştırılmaz (arada “kendini evde hissetmek” ifadesi de var mesela), ama belki tekrardan/tutarlılıktan feragat edip bazılarına “memleket” bazılarında “ev” veya başka bir sözcük kullanabilirmiş.

Çeviri konusunda bir eleştirim “ve”lerin fazlalığı: bence metnin şu halinde bulunan “ve” bağlaçlarının beşte biri kullanılmasa olurdu. (Üniversitede Bülent Aksoy hocamız “ve”leri fazla kullandığımızı söylerdi, o zaman gereksiz bir hassasiyet gibime gelirdi bu uyarı, şimdi anlıyorum ne demek istediğini ve kendimi onun gibi hissediyorum!) Onun yerine “-ip”, “-erek”, isme bitişik yazılan “(y)le” bağlacı, bazen da isimler bağlanıyorsa virgül veya cümleler bağlanıyorsa noktalı virgül yeterli olacakmış.

Sözcük seçimi konusunda “ben olsaydım şöyle derdim” dediğim yerler var. Örneğin “antika kitapçı” yerine “sahaf”, “dinî tatil” yerine “dinî bayram,” yukarıdaki cümlede likörle dolu “bardak” yerine “kadeh”, şiir “alıntılamak” yerine “okumak”, “yatak çarşafı” yerine sadece “çarşaf” vb.

Bir de özel isimler konusunda bir çekincem var. Çevirmen metni İngilizceden çevirmiş ama olay örgüsü Prag’da geçiyor. Dolayısıyla şehrin semtleri, sokakları ve anıt yapılarının isimlerinin İngilizce olması sakil duruyor bence: “Old Town Meydanı”, “Crusaders Meydanı”, “Bridge Sokağı”, “Jerusalem Sokağı”, “Powder Köprüsü” gibi. Buraların asıl adının İngilizce olmadığını biliyoruz nihayetinde; İngilizce çevirmen  Çekçe adlarını İngilizceye çevirmiş. Bunlar Türkçeye de çevrilebilirmiş ya da Türkçe istenmiyorsa Çekçe özgün adları aranabilirmiş.

Daha nice çevirilerini sabırsızlıkla bekliyorum Deniz’in 🙂

 

Türkçe içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

The Iraqi Christ

20170225_120048I’m a slow reader nowadays. I loved this book though; I initially thought the quote on the front cover declaring the author “perhaps the best writer of Arabic fiction alive” was a bit too ambitious, but a few stories into the book, I realized it’s not so much of an overstatement.

In this set of stories Hassan Blasim reminiscences about the US invasion of Iraq and the daily violence and carnage endured by the locals. His accounts are very powerful, yet he manages to touch you without lapsing into sentimentality. There’s no romanticism involved; he gives us these flashes of the vulgar to counteract the sense of poignancy, and he never lets you paint a mental picture of Iraqis as innocent civilians passively awaiting their fate. In “Crosswords”, for example, two teenagers regularly see a prostitute who’s their mothers’ age. And later when they grow into adults, married with children and all, they visit her at her deathbed when she needs companionship the most. She cries when she sees them. People respond to brutality in a myriad of ways, after all, and Blasim injects a refreshing dose of agency into his characters as he describes what Iraqis have made of the war. (The translator, Jonathan Wright, plays along with his liberal use of slang and the f-word.) Sarah Irving in arablit.org describes the collection as “an unsparing, an unforgiving depiction of the human condition.”

Hassan Blasim currently lives in Finland and that’s where some of his stories are set. Many others are set in Baghdad. My favourites are “The Iraqi Christ”, “The Green Zone Rabbit”, “Crosswords”, and “A Thousand and One Knives”. This last one was simply genius. I think the cover depicts “The Dung Beetle.” The one I least liked is “Dear Beto” (it does have a satisfying ending though).

Here is a passage from “The Green Zone Rabbit”:

“I developed a passion for reading when I was thirteen. In the beginning I read classical Arabic poetry and lots of stories translated from the Russian. But I soon grew bored. Our neighbour worked in the Ministry of Agriculture and one day I was playing with his son Salam on the roof of their house, when we came across a large wooden trunk up there with assorted junk piled up on top of it. Salam shared a secret with me. The trunk was crammed with books about crops and irrigation methods and countless encyclopedias about plants and insects. Under the books were lots of sex magazines with pictures of Turkish actresses. Salam gave me a magazine but I also took a book about the various types of palm tree that grow in the country. I didn’t need Salam after that. I would sneak from our house to the roof of theirs to visit the library in the trunk. I would take one book and one magazine and put back the ones I borrowed. After that I fell in love with books about animals and plants and would hunt down every new book that reached the bookshops, until I was forced to join the army” (36-37)

English içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın