Kader Denizi

Bejan Matur’un Kader Denizi’nden en sevdiğim şiir şu:

16959153838_60ba87697d_z
Yıldızların tanıklığında

Beliren ölüler.

Tutkunun

İnanmanın

Ölüleri.

Bu ölüm bir dindir.

Kader kalemlerinin

Sesini duymak için

Çölleri aşan.

Geleceğe gidiştir bu ölüm!

 

Bu tersine miraçta

Gökyüzüne bakan

Bütün ölülerden

Çokuz.

Yolumuzda peygamberler,

Oğulları katil

Ve kurban.

Hepsiyle selamlaştık

 

Bu miraçta

Kimse inanmayacak

Kollara.

Ayakların bildiğine

Kimse inanmayacak.

Küçük bir çocuğun

Çölleri aşması

Ve karşılaşması

Tanrıyla.

Cevaplar gizlidir evet.

Ama vardır (29-31).

 

30. sayfanın köşesini kıvırıp kitabı bitirdikten sonra arka kapak yazısında bu şiirin orta bölümünün alıntılandığını gördüm; demek ki benim zevkim birilerininkiyle uyuşuyormuş. (Ya editör Sakine Korkmaz’ınki ya da Bejan Matur’unkiyle!)

Benim edebiyat metinleri yazacak yeteneğim yok ama okuduğum kitapların içinden en sevdiğim parçayı seçmek de yaratıcı bir eylem sayılır. Bir de buraya notlar yazarken fotoğraflarım arasından mevzubahis metne en çok yakışanı seçmeye çalışıyorum, bu da çok temel düzeyde bir sanat faaliyeti.

Bu fotoğrafı Karaköy’deki Yeraltı Camii’nde çekmiştim, gitmediyseniz tavsiye ederim, çok gizemli bir atmosferi var. Evet, gerçekten yer altında ve içinde böyle türbeler var.

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Pervaneyle Yaren

Teffi’nin öykülerini kitabın sonuna doğru daha da çok sevdim. 1930’larda yazdıklarıyla son metinler hem diğerlerine göre daha uzun, hem de daha etkileyiciydi. Yazar için “mizahçı” deniyor ama özellikle “The Dog”, Andersen’in “Kibritçi Kız”ını aratmayacak cinsten. “The Blind One” ve “And Time Was No More”u da çok beğendim. Son öyküden bir alıntı:

“[T]here are five doors through which one can escape the terror that is life: religion, science, art, love and death” (286).

“Bu hayatın dehşetinden kaçmak için çalınabilecek beş kapı [var]: din, bilim, sanat, aşk ve ölüm.”

İnternette bakındım ama Teffi’nin öyküleri kitap halinde Türkçe yayınlanmamış sanırım hiç.

8652008131_8f3413a2de_z.jpg

Bunun üstüne Onur Caymaz’ın Pervaneyle Yaren’ini okudum. Sanırım hâlâ fazla hızlı okuyorum şiirleri, hepsi birbirine karışıyor. 84 sayfayı bir oturuşta okudum, ama şiir dediğinin demlenmesi lazım, öyle aceleye getirilmez ki… Kitabın başındaki önsöz de başlı başına bir edebiyat metniydi (yani, başlığı Önsöz değil zaten, “Yanmak”).

Okurken çok sevdiğim sözcükler, ifadeler oldu ama onları tek tek buraya listelemek anlamsız olacak. O yüzden beğendiğim bir şiiri alıyorum:

incire sorsanız

faydasız şimdi

odalara çekilirken deniz

yaşadığından habersiz adalar gibiyiz

terkilerinde yanmış çiçeklerle

usulca boşluğa bırakıyoruz

yorgun atları

şimdi kararır

akşamın tunç yelesi

bir balıkçıdan aldığım tütün

kâğıdına yanar

yasemin bir ağızlık

sedef tokan kaybolur saçlarında

yorumsuz şimdi

en eski sesin okşarken

gecenin özlemle dolu ipeğini

küçük çocukların ömrü var mı diye

soruyoruz bahçeye

nar, kırmızıyla yanıtlıyor bizi

incirse çoktan küsmüştür

dalına bağlı o renkli mendile (26-27)

Şair sık sık kızı Nar’dan söz ediyor, dize başlarında tekrarları seviyor, şiirlerdeki baskın renk de mavi. Kitapla ilgili beğenmediğim özellik, şairin bazı şiirlerin altına metnin yazıldığı yer adı olarak Avrupa’da turistik yerler yazmış olması. Bazı şiirlerde Paris, Londra gibi şehir adları geçiyor, bazılarının altında da Maslak, Levent filan yazıyor. Bunlara gerek yoktu bence.

Şimdi Bejan Matur’un Kader Denizi‘ne geçiyorum. Kitap fuarı için liste yapmaya başladım! Etkinlik listesine de baktım, gözüme kestirdiklerim:

“Dünyaya Kafa Tutan Köy” (Ovacık)
“Abdestli Kapitalizm ve Nurjuvazi” (bu sözcüğü ilk defa duyuyorum!) 
“Edebiyatın Zaman Makinesinde Büyük Fikirler” (Müge İplikçi & Kutlukhan Kutlu)
“Sıradışı Bir Roman Kahramanı: Başkomiser Nevzat” (Ahmet Ümit)
“Kitap Çeşitliliğine Giden Yol / The Road to Bibliodiversity – Independent Publishing” (Onur Konuğu Almanya)
“E-Kitabı Ne Kadar Seviyoruz?”
“Origami Atölyesi”

Türkçe içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Subtly Worded

20161027_211053I fell in love with the cover of this book when I saw it at the bookshop, and this evening I had a creative moment and arranged this still nature shot with it 🙂 The book is named after a story of the same name, but the illustration depicts another one titled “The Hat.” It goes on like this:

“Varenka Zvezdochetova, a member of the chorus of the Private Opera, could have done with a bit more sleep, but she awoke in high spirits all the same.

She was short on sleep because she had stayed up half the night trying on a new hat–a deep-blue hat with a deep-blue bow and a deep-blue bird, a true bluebird of happiness.

And she was in high spirits because the poet Sineus Truvorov had promised to take her out for a drive.

The poet was someone very interesting.

He had not yet written any poems–he was still trying to come up with a pen name–but in spite of this he was very poetic and mysterious, perhaps even more so than many a real poet with real, ready-made poems” (35).

Teffi is a clever woman, and witty; I’m enjoying every bit of the book. Marvellous translation too… This is the first time I’m reading anything by her, and if there’s anybody out there who’s heard her name for the first time, here are Ten Things You Didn’t Know About Teffi.

English içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

Peruk Gibi Hüzünlü

Peruk Gibi Hüzünlü’yü bir öğrencimin tavsiyesiyle okudum, verirken de “en güzel eseri bu değil” demişti gerçi ama Sait Faik Hikâye Armağanı’nı almış olmasına güvenmiştim. Öğrencimin hatırına bitirdim.

Öykülerdeki kahramanların çoğu ya genç ya da çocuk, dolayısıyla dünyaya bakışlarında bir naiflik var ama bu anlatı stratejisi, insanlarla dalga geçmek konusunda dokunulmazlık vermiyor yazara. Kadınları tasvir ederken mizah unsuru olarak ön plana çıkardığı özellikler pek “halden anlar” cinsten değil. Örneğin, “Son gelenler, Suna ve gelinlik yaşa gelmiş, annesi tarafından ‘hafif saf’, komşular tarafından ‘süzme salak ayol’ şeklinde tanımlanan kızı Narin oldu” (18). Bu örneği aldığım “Altın Günü” adlı öyküyü bayağı misojinist buldum. Bir örnek daha: “Meslek lisesinden mezundu ve iki yıl önce başından tatsız bir nişanlılık hikâyesi geçmişti. Biraz önce onu, holdeki aynanın karşısında yanaklarını çimdikleyerek kızartmaya çalışırken yakalamış ve dalga geçtiğim için kafama bir terlik yemiştim” (47). Yanağı kızartmak için çimdiklemek numarasını en son 80’lerin Türk filmlerinde gördük herhalde… LGBT bireylerden söz ediş şekli de hoşuma gitmedi, örneğin “Lezbiyen olduğuna iyice kanaat getirince kocasından boşanmış” (44). “Üç Adamlı Zaman” başlıklı metin, karakterlerden birinin deyimiyle tam bir “esaslı klişe”ler silsilesi. Bazı konular ancak incelikli bir biçimde işlenecekse öykü malzemesi yapılabilir, bence sekiz sayfalık, basmakalıp fikirlerle dolu bir öykü böyle bir deneyim için doğru yer değil.

Kitapta beni rahatsız eden bir diğer özellik, bazı ifadelerin Batı dillerine öykünme gibi durması:

“Burnumu sürekli karıştırdığımın ben de farkındayım ama nedeni hakkında en ufak bir fikrim yok. Tek bildiğim parmağımı burnuma sokmaktan çok zevk aldığım” (17).

“Evet, kararımı vermiştim, hediyemi kapıdan verip Alp’i utanç içinde bırakacak, şaşkın ve etkilenmiş bakışlar eşliğinde, mağrur bir şekilde oradan ayrılacaktım” (25).

“Ne zamandır yemediğimdendi belki ama o köfteler için rahatlıkla birini öldürebilirdim” (85).

“Muhayyel baktı ses-seda, gelen-giden yok, güne başlamaya karar verdi” (102).

“Yetmişini birkaç yıl var ki geride bırakan Madam Marini, önce neredeyse tüm arkadaşları, sonra da küçük oğlu Atina’ya yerleşince bu koca şehirde yapayalnız kalmıştı” (104).

Bazı cümleler dilbilgisel açıdan soru olmalarına rağmen karşılığında cevap beklenmeyen, retorik sorular oldukları için sonlarına soru işareti konmamış. Umarım daha sonra yayınladığı öykü seçkilerinde biraz daha dikkat etmiştir bu noktalara yazar.

En çok ilk öykü olan “Muzaffer ve Muz”u, bir de en sondaki “Muhayyel’in Aradığı” ve “Madam Marini’nin Tamamlanmış Bir Resmi”ni sevdim; bunlar özellikle en başa ve en sona konmuş herhalde, iyi bir ilk izlenim ve sonra damakta hoş bir tat bıraksın diye.

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Slaughterhouse-Five

tumblr_inline_nme3o55chs1t8btw2_500I’ve been putting off reading this book because I imaged it to be a war book depicting gruesome scenes and legends of gallantry. How mistaken I was! I don’t know where I got that impression from, but it turned out to be quite a funny read, I guess Kurt Vonnegut’s way of dealing with war is making light of it, relegating it to banality.

The book follows a clumsy American non-combatant, Billy Pilgrim, as he serves in the Army in Germany and then gets captured as a prisoner of war. So Vonnegut narrates the events leading to the bombing of Dresden through the eyes of a third person protagonist; he himself appears in the plot only twice – almost like a walk-on. There’s no carnage depicted, and the gullible Pilgrim keeps going thanks to his optimism. After the war, he finds himself capable of time-travel as PTSD takes its toll, and he keeps telling people he’s been abducted by aliens from a planet called Tralfamadore – another way in which Vonnegut turns tragedy into comedy.

The blurb calls the book “a miraculously moving, bitter and funny story of innocence faced with apocalypse, in the most original anti-war novel since Catch-22.” Yes, this is a very fitting description. Apparently the book has been banned in the US on several occasions due to its “irreverent tone.”

A passage from the book:

“When Billy Pilgrim’s name was inscribed in the ledger of the prison camp, he was given a number too, and an iron dogtag in which the number was stamped. A slave laborer from Poland had done the stamping. He was dead now. So it goes.

Billy was told to hang the tag around his neck along with his American dogtags, which he did. The tag was like a salt cracker, perforated down its middle so that a strong man could snap it in two with his bare hands. In case Billy died, which he didn’t, half of the tag would mark his body and half would mark his grave.

After poor Edgar Derby, the high school teacher, was shot in Dresden later on, a doctor pronounced him dead and snapped his dogtag in two. So it goes” (66).

I didn’t know those metal tags were called dogtags, Turkish recruits still wear them (I had to look up its Turkish name as well) and I didn’t know they served that purpose. Vonnegut keeps concluding sad paragraphs with the phrase “so it goes.” I guess this is another attempt at brushing away sadness.

 

English içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kayıp Hayaller Kitabı

20160828_112442.jpgŞimdi Hasan Ali Toptaş’ın Kayıp Hayaller Kitabı’nı okuyorum ve çok beğeniyorum. İçinde Hasan adında bir çocuk var, yazarın İç Ege’deki memleketine yakın bir yerlerde geçiyor, yine varoluşculuk teması işleniyor ama bu sefer reenkarnasyon da var!

“Dede, yaralı bir süvari gibi cepheden cepheye koşan sesinin önüne geçemiyordu artık; onun gerisinde bir yerde, avucundaki patlamış mısırlarla birlikte kalakalmıştı… Şimdi, can kulağıyla kendi anlattıklarını dinliyordu sanki, şaşkındı biraz, yorgundu ve yavaş yavaş geleceğe doğru yol alan tarihin, kendisini bir köprü olarak kullandığının farkında değildi. Aslında içinden bambaşka şeyler geçiyormuş da, o, onları bir kenara itip laf olsun diye daha değişik şeyler anlatıyormuş gibiydi. Belki de bu ikilem yüzünden susuyordu kimi zaman, birbirini doğurmaktan bitkin düşmüş hikâyelerin en ateşli yerinde durup buğulu gözlerle uzun uzun susuyor, ardından da bunca yıl sonra cepheden, az önce anlattıklarını değiştirecek yeni bir haber beklercesine arada bir kapıya doğru şöyle bir göz kırpıyordu” (56).

Bir parça daha (bugün yazasım var; yapmam gereken zahmetli işleri ertelemek için):

“Gelgelelim, tuhaf bir huyu vardı bu köpeğin; Kevser ne zaman aklına esip de bizim tavuk kümesine benzeyen evimize doğru yürüse, sürüden ayrılıp sessiz sedasız uzağa çekiliyor, bir zaman ortalığı gücenik bakışlarla süzdükten sonra kuyruğunu kısıp arka ayaklarının üstüne çöküyor ve çenesini havaya dikerek, Kevser’i yolundan döndürmek istercesine uzun uzun uluyordu. […] Bunu bedeninin hemen her noktasını harekete geçirerek öyle dokunaklı bir ifadeyle yapıyordu ki, o sırada avlu kapımızın önünden gelip geçen kasabalılar ister istemez ürperip duraksamak zorunda kalıyorlardı sanki ve ben bunu çoğu kez başımı kaldırıp kitaptan görüyordum. Hatta elimdeki kitapla birlikte pencereye büsbütün yaklaşıp ben, duraksayan kasabalıların bir türlü cesaret edip de köpeğin suratına bakamadıklarını, nedense bunun yerine ısrarla birbirlerine baktıklarını, orada dikilip durdukları halde havadan sudan söz açarak bu yolla kendilerini birazcık da olsa uzağa çektiklerini, ola ki içlerinde acı su tadıyla çalkalanmaya başlayan kederi örtmek için bir süre gülüştüklerini, sonra da un ufak dağılıveren bu gülüşleri döke saça yürüyüp gittiklerini de görüyordum” (71-72).

Kitabın başında evin içindeki kap kacağı, bohçaları, hatta altınları bile bahçeye saçıp kayıplara karışan kadın nereye bağlanacak çok merak ediyorum.

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

How the Soldier Repairs the Gramophone

How the Soldier Repairs the Gramophone is the story of young Alexandar, who flees war-torn Bosnia with his family, leaving behind his childhood love Asija. Politics shows its nasty face during the war; Alexandar has a Christian name (his father is Serbian and his mother Bosnian), whereas Asija comes from a Muslim family. Later in life Alexandar is haunted by memories of his hometown Višegrad by the river Drina, and resolves to look for Asija in Sarajevo. The relentlessly vivacious boy sounds like a tired and frustrated adult at the end of the book.

A review I read early on in order to establish whether there’d be more violence later describes the book as having “a chaotic structure. Stanisic fills his pages with a disorderly jumble of characters, stories, lists, ideas, phrases, jokes, vignettes and memories.” Yes, chaotic… But I also agree with the statement that the “roar of rage and regret seems like the only plausible response to such an appalling tragedy.” I think making light of it is the only way the author can cope with war. Saša Stanišic has had to move to Germany as a refugee with his family when he was 14.

A passage from one of the many letters Alexandar sends to Asija (none of them reach her):

 

“17 July 1993

Dear Asija,

I know from Granny Katarina that you got away to Sarajevo last winter. She gave me this address too. She couldn’t tell me whether you got my first two letters, she said hardly any post was arriving, and no parcels, but letters were disappearing without a trace as well.

SO I AM SENDING 17 MARKS AND 20 PFENNINGS IN THIS LETTER, IT’S ALL I HAVE. DEAR WHOEVER-OPENS-THIS-LETTER, KEEP THE MONEY, BUT PLEASE IN RETURN SEAL THE ENVELOPE UP AGAIN AND SEND IT ON. THERE’S NOTHING BUT WORDS IN IT, AND SOMEONE MISSING SOMEONE ELSE, AND IT DOESN’T GIVE MILITARY SECRETS AWAY BECAUSE I’M ONLY 1 METRE 60 TALL, SO NO ONE EVER TELLS ME ANY MILITARY SECRETS. BUT I WOULD LIKE TO SAY SOMETHING VERY IMPORTANT TO SOMEONE VERY IMPORTANT, AND I DON’T MIND OF YOU READ THE REST OF IT JUST AS LONG AS YOU DON’T THROW THE LETTER AWAY AFTERWARDS. THANK YOU VERY MUCH!” (119).

This is Anthea Bell’s brilliant translation, which apparently won the Oxford-Weidenfeld Translation Prize – deserves it every bit.

I was put off by all the animal cruelty at the beginning, but Stanišic’s narration grew on me later. He sounds confused, and so was I, so I think this messy plot went quite well with my mood.

And reading the book made me want to look up pictures of Višegrad, this is how it looks like:

160-1748x1166

English içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın