Öteki Şehir

20170715_161906İlk defa bir öğrencimin çevirisini okudum, ne büyük gurur, mutluluk! Sevda Deniz Karali’nin dersine ilk defa 2011 yılında girmiştim, 2015’te mezun oldu kendisi, şimdi yayımlanmış iki çevirisi var: John Ralston Saul’un Karanlık Güzergâhlar’ı ve Michal Ajvaz’ın Öteki Şehir’i; ikisi de Ayrıntı’dan çıktı. Aslında Karanlık Güzergâhlar’ı alıp okumaya başlamıştım önce, ama kitabın bölümleri farklı ülkelerde geçiyor ve takip etmesi biraz zor, bir de olay örgüsündeki generaller filan pek içimi açmadı, o yüzden Öteki Şehir’e geçtim.

Öteki Şehir bir gün farklı bir alfabeyle yazılmış gizemli bir kitap bulup onunla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalışan bir adamın yolculuğunu anlatıyor. Bu arayış zamanla büyülü gerçekçi bir serüvene dönüşüyor; sanki kahramanımız garip bir rüyadaymış gibi… Arka kapak yazısı metni Borges’inkilere benzetiyor, ben de özellikle rüyayı andıran dolambaçlı olay örgüsünü Murakami’nin romanlarına benzettim. Döngüsel bir yapısı var metnin: kahramanımızın kitabın başında ziyaret ettiği yeraltı tapınağına sonunda tekrar uğruyoruz. Kitabın son sayfalarında bu yolculuğun aslında başka diyarlara göç etmek fikriyle ilgili olduğunu anlıyoruz ve adam en başka ürkütücü bulduğu bir “alamete” binip deyim yerindeyse bir “kıyamete” doğru yol almaya başlıyor. Olay örgüsü Prag’da geçen roman Çekçe yazılmış, çevirmenimiz kitabı İngilizce çevirisinden çevirmiş.

Çeviriyi çok beğendim: İfade doğallığı ve sözcük çeşitliliği açısından akıcı, yüklemlerin zamanları yerli yerinde, çevirmen Türkçenin esnek sözdiziminin sunduğu olanaklardan yararlanıyor, yani mesela uygun yerlerde devrik cümleler çıkıyor karşımıza. Yazarın bakış açısından yazılan anlatı paragraflarıyla karakterlerin ağzından yazılan diyalogların üslubu birbirinden farklı (karakterler konuşma dili konuşuyor, örn. 120-122). Vaaz gibi cümleleri uzun, dili ağdalı bir metni bile ustaca çevirmiş genç meslektaşım (23-27). Türkçeye özgü kalıp söz ve ifadeleri ayarında kullanmış: “leyla gibi,” “çarpık çurpuk”, “gidesim yoktu”, “okuyup geçiverir” vb… birkaç da “falan” dikkatimi çekti.

Romanların en önemli bölümü ilk sayfası; aksi gibi genellikle çevirmenler metne henüz “ısınamadıkları” için ilk sayfaların çevirisi biraz takır tukur oluyor, ancak tüm kitabı bitirdikten sonra çevirmen en başa dönüp ilk bölümü düzeltmeyi akıl ederse okuru metne bağlayan o çarpıcı etki sağlanabiliyor. (Bu konuda editöre de sorumluluk düşüyor tabii.) İlk paragraf hem içerik hem de dil (anlatı/çeviri) açısından gayet çekiciydi:

“Karlova Sokağı’ndaki antika kitapçıda sıra sıra kitapların önünde bir aşağı bir yukarı yürüyor, arada bir dükkânın camından dışarı bakıyordum. Şiddetli kar yağışı başlamıştı. Elimde bir kitap, Aziz Savior Kilisesi’nin duvarının önünde dönüp duran kar tanelerini izledim bir süre. Kitabıma döndüm; kokusunu içime çekiyor, bakışlarımın sayfalar arasında koşturmasına izin veriyor, cümlelerin sırf bağlamından koparıldığı için daha gizemli gelen parçalarını okuyordum. Acelem yoktu; eski kitap kokan, sıcak, sessiz ve sayfalar her çevrildiğinde sanki kitaplar uykularında iç geçiriyormuş gibi hışırtılar duyulan bir odada olmaktan mutluydum” (7).

Kahramanın rüyamsı, gizemli yolculuğuna uygun olarak bir sürü benzetmeler, şiirsel deyişler kullanmış yazar; çevirmen de bunları gayet şiirsel bir biçimde aktarmış. En sevdiklerim:

“Karşımda duran boş sandalyenin ucuna, sanki ipleri erken bırakılmış bir kukla gibi oturdu; etrafını kolaçan etmeye devam ederek masanın üzerinden bana doğru eğildi ve yalvarırcasına bir tonla fısıldadı” (32).

“Yeşil likörlerle dolu bardaklar karanlık köşelerde kayıp mücevherler gibi parlıyordu” (38).

“[B]u kartpostalın üzerinde, parklarda yeni bir ilahın doğuşuyla ilgili bildiri yazma girişimlerini hiç de talihsiz olmayan bir şekilde sona erdiren, pudinglerin o soğuk umursamazlığıyla ilgili haberler yazılıdır” (48).

“Kafelerde ve barlarda en sevdiğim yere oturdum: Soğuk bir manzaraya açılan pencerenin yanında duran, karşımdaki boş sandalyenin bana sessiz ama anlayışlı bir hayvan gibi baktığı küçük bir masaya” (65).

“Kitapların arasından büyüyen bazı dallarda ağır, lezzetsiz meyveler olgunlaşıyordu” (152).

Alıntılamak için biraz uzun ama bir de yazarın 81. ve 124.-125 sayfalarda tasvir ettiklerini sevdim; 124.-125. sayfada anlatılan eklüz hikâyesi bilinçaltına iniş alegorisi gibi sanki.

Çevirmen kararları açısından çeşitli zorluklar içeren bir metin bu. Örneğin bir noktada şahıs zamiri kullanımı konusunda bir tercih yapmak gerekiyor, zira kaynak metinde olmayan sen/siz ayrımını çevirmen kendi metninde yapmış (71). Bir de gitmek/göçmek temasının işlendiği son bölümde “ev” sözcüğü en az beş, altı kere tekrar ediliyor; sanırım İngilizcesi “home.” Bence burada kastedilen şey bina olan ev değil, insana aidiyet duygusu veren yer anlamında “memleket.” Farkındayım; “home” sözcüğünün geçtiği her yere “memleket” yapıştırılmaz (arada “kendini evde hissetmek” ifadesi de var mesela), ama belki tekrardan/tutarlılıktan feragat edip bazılarına “memleket” bazılarında “ev” veya başka bir sözcük kullanabilirmiş.

Çeviri konusunda bir eleştirim “ve”lerin fazlalığı: bence metnin şu halinde bulunan “ve” bağlaçlarının beşte biri kullanılmasa olurdu. (Üniversitede Bülent Aksoy hocamız “ve”leri fazla kullandığımızı söylerdi, o zaman gereksiz bir hassasiyet gibime gelirdi bu uyarı, şimdi anlıyorum ne demek istediğini ve kendimi onun gibi hissediyorum!) Onun yerine “-ip”, “-erek”, isme bitişik yazılan “(y)le” bağlacı, bazen da isimler bağlanıyorsa virgül veya cümleler bağlanıyorsa noktalı virgül yeterli olacakmış.

Sözcük seçimi konusunda “ben olsaydım şöyle derdim” dediğim yerler var. Örneğin “antika kitapçı” yerine “sahaf”, “dinî tatil” yerine “dinî bayram,” yukarıdaki cümlede likörle dolu “bardak” yerine “kadeh”, şiir “alıntılamak” yerine “okumak”, “yatak çarşafı” yerine sadece “çarşaf” vb.

Bir de özel isimler konusunda bir çekincem var. Çevirmen metni İngilizceden çevirmiş ama olay örgüsü Prag’da geçiyor. Dolayısıyla şehrin semtleri, sokakları ve anıt yapılarının isimlerinin İngilizce olması sakil duruyor bence: “Old Town Meydanı”, “Crusaders Meydanı”, “Bridge Sokağı”, “Jerusalem Sokağı”, “Powder Köprüsü” gibi. Buraların asıl adının İngilizce olmadığını biliyoruz nihayetinde; İngilizce çevirmen  Çekçe adlarını İngilizceye çevirmiş. Bunlar Türkçeye de çevrilebilirmiş ya da Türkçe istenmiyorsa Çekçe özgün adları aranabilirmiş.

Daha nice çevirilerini sabırsızlıkla bekliyorum Deniz’in 🙂

 

Reklamlar
Türkçe içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

The Iraqi Christ

20170225_120048I’m a slow reader nowadays. I loved this book though; I initially thought the quote on the front cover declaring the author “perhaps the best writer of Arabic fiction alive” was a bit too ambitious, but a few stories into the book, I realized it’s not so much of an overstatement.

In this set of stories Hassan Blasim reminiscences about the US invasion of Iraq and the daily violence and carnage endured by the locals. His accounts are very powerful, yet he manages to touch you without lapsing into sentimentality. There’s no romanticism involved; he gives us these flashes of the vulgar to counteract the sense of poignancy, and he never lets you paint a mental picture of Iraqis as innocent civilians passively awaiting their fate. In “Crosswords”, for example, two teenagers regularly see a prostitute who’s their mothers’ age. And later when they grow into adults, married with children and all, they visit her at her deathbed when she needs companionship the most. She cries when she sees them. People respond to brutality in a myriad of ways, after all, and Blasim injects a refreshing dose of agency into his characters as he describes what Iraqis have made of the war. (The translator, Jonathan Wright, plays along with his liberal use of slang and the f-word.) Sarah Irving in arablit.org describes the collection as “an unsparing, an unforgiving depiction of the human condition.”

Hassan Blasim currently lives in Finland and that’s where some of his stories are set. Many others are set in Baghdad. My favourites are “The Iraqi Christ”, “The Green Zone Rabbit”, “Crosswords”, and “A Thousand and One Knives”. This last one was simply genius. I think the cover depicts “The Dung Beetle.” The one I least liked is “Dear Beto” (it does have a satisfying ending though).

Here is a passage from “The Green Zone Rabbit”:

“I developed a passion for reading when I was thirteen. In the beginning I read classical Arabic poetry and lots of stories translated from the Russian. But I soon grew bored. Our neighbour worked in the Ministry of Agriculture and one day I was playing with his son Salam on the roof of their house, when we came across a large wooden trunk up there with assorted junk piled up on top of it. Salam shared a secret with me. The trunk was crammed with books about crops and irrigation methods and countless encyclopedias about plants and insects. Under the books were lots of sex magazines with pictures of Turkish actresses. Salam gave me a magazine but I also took a book about the various types of palm tree that grow in the country. I didn’t need Salam after that. I would sneak from our house to the roof of theirs to visit the library in the trunk. I would take one book and one magazine and put back the ones I borrowed. After that I fell in love with books about animals and plants and would hunt down every new book that reached the bookshops, until I was forced to join the army” (36-37)

English içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor

dagyolundakar_kkkEfendisi adına uzakta yaşayan dağ halklarına bir mesaj ulaştırmak üzere yola çıkmış bir elçinin yolcuğunu anlatıyor bu kitap; tüm olay örgüsü elçi Yakup’un yola çıkması ve dağa ulaşmasından, orada dolaşmasından ibaret. Olay örgüsü dedim ama, metni edebiyat metni yapan içindeki olaylardan ziyade karakterin yaşadığı değişim ve bunun dünyaya bakışına yansıması. Yolculuğu boyunca efendisine hitaben bir rapor yazıyor, gerçi sonrasında kendisi için bir günlüğe dönüşüyor bu anlatı. Türlü zorluklarla karşılaştıktan sonra nihayet amacına ulaşamayacağı belli oluyor, ama o başarısızlık hissine yenik düşmeyi reddederek (belki de bir savunma mekanizması olarak) kendisini dağ halklarından üstün görmeye başlıyor, onlara hükmetmeye karar veriyor. Siyasi otoriteye yaranmaya çalışır hallerinden eser kalmıyor, fiziksel ve belki de psikolojik olarak otoriteden uzaklaştıkça kendisi siyasi bir otorite kesiliyor. Benim anladığım haliyle metnin ana fikri siyasi bağlamda sınır ve iktidar kavramları. Hatta kimlik ve ötekilik fikrini irdelemesi bakımından Tepenin Ardı filmini, siyasi iktidarın insana neler yaptırdığını göstermesi açısından Sarmaşık filmini hatırlattı bana.

Kitapta kültüre özgü unsurlar çok az, yer ve zaman konusunda da ipucu verilmediği için herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda geçiyor olabilir hikâye. (Karakterin adı da Yakup gibi neredeyse evrensel bir ad zaten. Hatta burada kutsal anlatılara gönderme olabilir diye düşündüm ama anlamlı bir bağlantı kuramadım). Ama kahramanın kraldan çok kralcılığı, kaypaklığı, fırsatını bulunca küstahlığı bana bizim coğrafyadan tanıdık geldi ; ) Bu açıdan alegorik bir metin diyebiliriz.

Kahramanımızın saçmalamasına aldırmayıp şu alıntıyı sonuna kadar okuyabilirseniz söylem bakımından günümüz siyasetçilerinin boş laflarına birçok gönderme yaptığını görebilirsiniz:

“Esasen bir devlet kurucu bilgi ve bilgelikle donanmış olan ben, böyle basit bir meselenin üstesinden gelemeyecek değilim. Çare, duvardır. Bir duvar, bilinen en mükemmel sınır işareti olmaktan başka, içinde yaşayan canlı eti koruyan kaplumbağa kabuğu gibi bir etkiyle içerideki canlılığı dışarıdan o canlılığı emrinde isteyenlere karşı bir koruma kalkanıdır. Ayrıca şu var ki, nasıl bir kaplumbağa kabuğu sayesinde belli bir biçimde kalıyor ve kabuğu ile yaşayıp ölüyor ve zaman içinde başka bir şey olmaya meyil veremiyor hemen edemiyorsa, kaplumbağaya biçimini veren kabuksa, kabuğa biçimini veren kaplumbağa değil. Duvar, devletimin kabuğunu oluşturarak içindeki canlı özü bir arada tutarak ona şekil verecek, şekil vererek şekle sokacak, böylece çadırlarda yaşayan halkımın bu nüvesi, kendini duvarlarla çevrili bu yere ait ve yerleşik hissedecek, kolayca vazgeçilen çadırlarda toplanıp gidilebilen şeye ev denebilir mi olsa olsa barınma için geçici mekânlar denebilir ve taştan oluşturulmuş ve çamurla berkitilmiş evlerin taşınmazlığı yanında toprak da taşınmazdır ama toprağın tuhaf yapısı gereği karakteri toprak her yerde bulunabilen, böylece toprak serbestçe üzerinde dolaşılabilen bu özelliğiyle belli birine ait değilse tamamen açık bir zemin teşkil ettiğinden ki ben bunun bir devlet açısından ne kadar müşkül meseleler içerdiğini apaçık bilmekteyim. Duvar yapmak için gereken taş ve işçilik iradem karşısında diz çökecektir çökmesini umuyorum duvarın değil düz duvarın iradem karşısında diz çökmesi ve yükselmesi; böylece, duvar diz çökerek yükseliyor” (69-70).

K24’te Jale Özata Dirlikyapan metnin söylemi ve üslubuna paralel harika bir “okur yanıtı” yazmış; kitabı okuyanların sonradan onu da okumasını tavsiye ederim.

Bu kitabı adını sevdiğim için almıştım, ama bana biraz yanıltıcı geldi adı; uyandırdığı duygular bakımından. “Karanlık” sözcüğü karamsarlığı, hayatın zorluğunu; “dağ yolu” da doğayla mücadeleyi andırıyor sanki, ama tabii başlığın bütününde de pastoral bir etki var; oysa metinden paranoya, kibir gibi duygular aldım. Karakter daha çok kendisiyle ve hayalinde gittikçe küçülen efendisiyle mücadele ediyor gibi.

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dear Life

10390122084_d5e3a52df7_k.jpgThis is a new year’s gift from a friend, and I actually started reading it in the small hours of new year’s day, to top off my festive mood. Some of the stories (or part of them) are set in the 1940s, with young men joining the army and families struggling financially due to the war. The blurb says the book shows “how dangerous and strange ordinary life can be.” In the first half, I got a sense that those went on amorous adventures eventually seemed to be punished. And there were characters with recurrent occupations, like doctors and ministers. When reading about the harelipped boy in “Pride,” I remembered the story of the man with a purple birthmark covering half of his face in Too Much Happiness. The last four stories, which make up the “Finale” section of the book, are (semi-)autobiographical and therefore carry parallels with The View from Castle Rock.

The ones I liked the least were “Haven” and “Night,” and my favourites were “Gravel” and “Train.” I found myself thinking about what happened in “Gravel” after I moved on to the other stories. I think “Train” was the longest story – it felt like a novel.

As always, I am in awe of Alice Munro’s subtlety:

“Jackson had his mouth open probably to say the same, but at that moment his eyes met the eyes of Ileane Bishop and a certain piece of knowledge passed between them” (209).

And her wit:

“She had a rule also that if she stepped off a curb on the wrong foot the whole day would go bad for her, and so they would have to go back and do it again. Her rules enthralled him.

To tell the truth, I was privately un-enthralled when told this. I had thought how men are charmed by stubborn quirks if the girl is good-looking enough. Of course that has gone out of fashion. At least I hope it has. All that delight in the infantile female brain (244).”

This second part reminded me of a high school classmate who was trying very hard to be charming in her opinionated outbursts. “I hate it!” she would declare over trivial matters every other day. She went to become a teacher, in our hometown. I wonder what is it that she hates nowadays.

I am now starting with Hüseyin Kıran’s Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor because I really like the title (“Darkness Gathers on the Mountain Path”) and the publisher keeps tweeting ads and reviews so I want to see for myself if it’s worth all the hype  😉

English içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 2 Yorum

Puslu Kıtalar Atlası’ndan

Puslu Kıtalar Atlası ne zamandır rafımda duruyordu; kitap fuarından çizgi uyarlamasını alınca başlayayım dedim ama ağır gidiyor. Çok yoğun İhsan Oktay Anar’ın metinleri, takip etmekte zorlanıyorum. Alegori, metin dışı göndermeler çok. Bir yerde (35) mesela, birisi için Öküz Geçidi’ne gidip şarkiyyat okumaya karar verdi deniyor. Oxford belediyesinin maskotunun boğa olduğunu bilmesem, (yani Oxford: Öküz Geçidi) Oxford Üniversitesi’nin Orta Doğu Araştırmaları bölümünün adının (hâlâ) Şarkiyat Enstitüsü olduğunu bilmesem anlamayacağım. Bunu okuyunca “kim bilir neler kaçırmışımdır” dedim.

Neyse beğendiğim bir bölüme gelelim: Bünyamin adında bir genç, Osmanlı Ordusu’nun kıdemli lağımcılarından Vardapet adında birinin ısrarıyla lağımcı ocağına yazılıp Balkanlar’a yapılacak yeni sefere katılmaya karar veriyor. Ama önce babası Uzun İhsan Efendi’nin olurunu almak istiyor:

12099764864_a1b4f88430_k

“Uzun İhsan Efendi oğluna ‘Buradan gitmek istediğini biliyorum oğlum’ dedi […] ‘Sana olan sevgim biricik oğlumu tehlikeye atmama engel oluyor. Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O’nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. […] Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma.’” (55)

Ne güzel söylemiş Uzun İhsan Efendi. Ben dindar değilim ama gezmeyi seviyorum, bu ibadet kısmı çok hoşuma gitti 😉

Türkçe içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

An Armenian Sketchbook

20161202_205844.jpgI think I stumbled upon this book as I was looking for a guidebook to Armenia. It piqued my interest because it was described as telling of Vasily Grossman’s trip to Armenia in order to translate a novel from Armenian into Russian. The text in question is The Children of the Large House by Hrachya Kochar, and the year is 1960, but Grossman did not translate it in the sense that we know, because he doesn’t speak Armenian. He was actually involved in what we would today call collaborative translation, as Hasmik Taronyan, a native speaker of Armenian, provided him with a crib translation and he revised it together with Kochar and Taronyan. At one point in the book he defines himself as a “literary, not a literal, translator” (85). I’d be interested to know if Taronyan received any credit in the actual translation.

Grossman’s narration is delightful and witty. His attention to detail is pictorial without being overbearing:

“What constitutes the kernel, the heart and soul of Yerevan is not its churches or government buildings, not its railway stations, not its theater or its concert hall […]. No, what constitutes the soul of Yerevan are its inner courtyards. Flat roofs, long staircases, short flights of steps, little corridors and balconies, terraces of all sizes, plane trees, a fig tree, a climbing vine, a little table, small benches, passages, verandas – everything fits harmoniously together, one thing leading into another, one thing emerging from another. Linking all the balconies and verandas, like arteries and nerve fibers, are hundreds of long lines on which the copious and motley linen of the inhabitants of Yerevan has been hung to dry. Here are the sheets on which the black-browed men and women sleep and make children; here are the vast, sail-like brassieres of hero-mothers; here are the shirts of little girls; here are the underpants, discolored in the crotch, of Armenian old men; here are lace veils, swaddling clothes, and little babies’ trousers. […] Old men click their worry beads and exchange leisurely smiles; children get up to mischief, smoke rises from braziers; quince and peach preserves simmer in copper pans, washing tubs disappear in clouds of steam; green-eyed cats watch their mistresses pluck chickens” (23).

The introduction to An Armenian Sketchbook is available online if anyone wants to have a look, and here are my Armenia shots.

 

 

 

 

 

English içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

The world’s most famous librarian

nancy-pearl-replica-animated-librarian-toysI came across this passage while reading Danielle Fuller and DeNel Rehberg Sedo’s Reading Beyond the Book:

“Nancy Pearl is probably ‘the world’s most famous librarian.’ Her celebrity profile is ‘second only to Jesus’ (pers. comm. 2006). Or, to be more accurate, worldwide sales of the plastic action figure made in her image are ‘second only’ to those of the Jesus action figure from the same series. Pearl’s disciples, her colleagues, and readers who purchase the figure presumably have a sense of humor about the cultural stereotyping of librarians: dressed in a rather shapeless, dowdy suit, the mini-Nancy’s right arm can be moved by pressing a button on her back, bringing her index finger to her lips in ‘an amazing “shushing action”.’” (172)

They have made an action figure for a librarian, how cute! I Googled it of course, and discovered all the other fun things people have done with their librarian-heroine:

seashell                  unknown-2

images                   images

I love the pumpkin!

English içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın